Connect with us

Kozmik Anafor Arşivi

Caner Taslaman’ın “Big Bang ve Tanrı” Kitabı Üzerine…

Bu yazıyı yaklaşık 7 dakikada okuyabilirsiniz.

Kitap incelemeleri bizim işimiz değil. Ancak, ülkemizin en büyük ve güvenilir astronomi platformu olarak, oldukça iddialı bir isimle piyasaya sürülmüş olan, Caner Taslaman’ın “Big Bang ve Tanrı” kitabını inceleyip yorumlamayı uygun bulduk.

Öncelikle şunu söyleyelim, konumuz bir yanıyla kozmoloji olsa da, amacımız din felsefesi veya ‘ilk neden’ argümanını irdelemek değil. Biz, bugün evrenin başlangıcı ile ilgili bilim çevrelerince kabul gören Büyük Patlama teorisinin, Caner Taslaman’ın iddia ettiği üzere Tanrı’nın varlığını kanıtlayıp kanıtlamadığı ile ilgileneceğiz.

Yine de konuya girmeden önce kitabın çalakalem bulduğumuz noktalarına değinmeden edemeyeceğiz. Kitabın ‘Big Bang Teorisi Ortaya Konulmadan Önceki Durum’ başlıklı birinci bölümünde felsefe tarihinin kısa bir özeti anlatılmakta ve yazarın deyimi ile ‘sonraki bölümlerde bu fikirleri Big Bang’e yargılatmaktadır’. Ve fakat ilk bölüm için özet demek komik kaçacak (Bu bölüm yalnızca 8 sayfa). Bu, olsa olsa felsefe tarihi özetinin karikatürü olabilir. Öyle ki Sofi’nin Dünyası bu özetin yanında gayet derinlikli ve ayrıntılı kalıyor.

Üstüne üstlük bölüm sonlarında madde madde yazılan özetler var ki, ortalama zekaya hakaret kabul edilebilir. Yazar, pek çok popüler bilim ve felsefe yayınını gözden geçirmelidir. Zira pek çok bilimsel ve felsefi görüş; popüler olarak konuyla ilgili akademik kariyeri olmayan okurla buluşurken, çok daha samimi bir şekilde ve hak ettiği ölçüde detaylıca irdelenir.

Böylesine önemli bir konuyu inceleme iddiasındaki bir kitabın en basitinden bir indeksi olur ve bağlamından koparılıp, kaynak verilmeksizin şu gibi ifadeler geçmez:

‘’…Hawking…. şöyle demektedir ‘….’ ’’ .

‘’Başka bir yerde ise şöyle demektedir: ‘…’.’’. *

Ama konu (en iyi niyetli ihtimalle) Tanrının varlığını ispatlamaksa, dert daha çok kitleye ulaşmak oluyor sanıyoruz. Bu da yazarı böylesi derinlikli bir konuda çalakalem yazmaya itmiş olmalı.

•  •  • 

Bilim Tarihinin anlatıldığı ikinci bölümü yazıyı uzatmamak adına atlayıp, “Big Bang Teorisinin Temel Delilleri” başlıklı üçüncü bölüme geçiyorum. Burada Newton’un kütle çekim kanununa Einstein’in yaptığı düzeltme güzelce anlatılmış. Genel görelilik denklemleri bir kez kabul edildikten sonra evrenin genişlemesinin, denklemlerin işaret ettiği bir olgu olduğu belirtilmiş, ki doğrudur.

Eğer genişliyorsa, eskiden daha küçüktü ve sıkışıktı demektir. Einstein’ın başlardaki itirazına rağmen, Friedman ve Lemaitre görelilik denklemlerinin evrenin genişlediği sonucunu verdiğini modellediler. Ve sonuçta haklı çıktılar, Einstein iddialarını geri çekmek durumunda kaldı.

Big Bang’in babası olarak bilinen Lemaitre, Taslaman’ın mal bulmuş mağribi gibi üzerine atladığı üzere, bir Cizvit papazıdır. Evrenin başlangıcını “ilksel atom” adını verdiği bir modelle açıklar, evren buradan genişlemiştir. Fakat hiçbir bilimsel yazınında Caner Taslaman’ın yaptığı gibi bunu Tanrı’nın varlığının ispatı kabul etmez.

Kendisi sıklıkla ilksel atom fikrinin metafizik yaratılış fikrinden farklı olduğunu söylemiştir. Üstelik 1951’de Papa Pius XII, Lemaitre’nin teorisinde Hıristiyan yaratılış doktrininin bir onayını gördüğünde, Lemaitre papanın bu resmi ifadesine karşı çıkmıştır. Ona göre, kozmolojik bir teori bir kanıt olarak veya bir inanç maddesinin reddi olarak kullanılamaz.

Lematre’in din ve bilim arasındaki ilişki hakkındaki vizyonunu, Caner Taslaman’ın yanından geçemeyeceği kadar entelektüeldir. Lemaitre genel olarak, kendi görüşüne göre gerçeğe iki yol olduğunu ifade eder: Bilimin yolu ve dinin yolu. Yani, Lemaitre’in birbirinden ayrı tutmak istediği iki yol. Bir Roma-Katolik rahip olarak, bilim açısından “Tanrı” kavramının anlamsız olduğunu belirtmekte zorluk çekmez. Ona göre, “Tanrı” kavramı matematiksel bir denklemin parçası olarak yazılamaz ve deneysel verilerden elde edilemez.

Yine de bu tartışma döneminde çok su götürmüş, metafizik imalarından dolayı pek çok bilim insanı Büyük Patlama modeline karşı durmuştur. Lakin konumuz, kendileri de kanıyla etiyle insan olan bilim insanları değil, bir yöntem olarak bilimdir. Bir yöntem olarak bilim, bugün pek çok veri ile desteklenen Büyük Patlama modelini kabul etmektedir. Bilimde bilim insanlarının değil, verilerin mutlak otoritesi söz konusudur.

Kitaba tekil itirazları bir kenara bırakıp temel itirazımıza gelmekte fayda var:

Dokuzuncu bölümde yazar, Big Bang modelinin tek tanrılı dinlerin tezlerini desteklediğini iddia etmektedir. ‘Kısacası Big Bang’in düşmanları bile, O’nun yoktan yaradılışın açıklaması olduğunu görmüşlerdir.’ ** Sanırım bu özensiz kitabın tümü, bu cümle için yazılmış. Peki gerçekten Büyük Patlama teorisi yaradılışın kanıtı mıdır?

Büyük Patlama, yaklaşık 13,7 milyar yıl önce evrenin çok yoğun ve sıcak olduğu bir dönemini betimlemektedir. Genel olarak terim; uzay, zaman, madde ve enerjinin eş zamanlı olarak ortaya çıkışı olarak sunulan ‘sıfır anına’ sanki Büyük Patlama doğrudan erişebiliyormuş gibi bir mecaz olarak kullanılmaktadır.  Oysa Büyük Patlama ile sıfır anı arasındaki bu özdeşleştirme ciddi bir incelemeyi hak eder.

İlk olarak Sıfır anı ile, yani yokluktan yaratıldığı iddia edilen anla başlayalım. Bu anın fizik açısından (yazımız için Big Bang teorisi açısından) erişilebilir olduğu iddiası, konuya ilişkin bir iki popüler bilim kitabı karıştırmış herkese absürt görünecektir. Çünkü Planck duvarı, elimizdeki fizik teorilerinin evrenin kökenine erişmesini engellemektedir. Bu duvar mevcut fizik kavramlarımızın işlerlik sınırıdır, fizik kavramlarımız bu duvarın ötesini belirlemeye yeterli değildir.

İkinci olarak Planck duvarıyla devam edelim:

Planck duvarıyla ilgili olarak yapılan ciddi bir hata, fiziğin Büyük Patlamadan sonraki 10−43 saniyeden sonrasını açıklayabildiği şeklindeki ifadedir. Zira, Planck duvarı öncesinde bildiğimiz fizik tamamen çöker, uzay ve zaman kavramı sorunlu hale gelir. Bu nedenle Büyük patlama ile Planck duvarı arasında geçen süreye herhangi bir anlam vermek imkansızdır.

‘Big Bang ve Tanrı’ kitabında Caner Taslaman da Planck duvarından bahsedip, 10−43 saniyelik Planck zamanında fizik kanunlarının işlemez olduğunu ifade ediyor. Ve fakat bu duvarı, yoktan  yaratılışın kanıtı olarak kullanıyor.

Evet, Planck duvarının ötesini bugün bildiğimiz fizikle açıklayamıyoruz. Fakat Taslaman burada eksik bilgi vererek, okuyucu kasıtlı olarak yönlendirilmekte. Planck duvarı dediğimiz teorik sınırdan geçiş sırasında, evrene özel bir şeyler olmaz. Planck duvarı, kavramlarımızın çökmeye başladığı bölgenin simgesel bir tanımıdır ve fiziksel bir duvar değil, fiziğimiz için bir duvardır.

Bunun nedeni ise kabaca şöyle; evrenimizde dört temel fiziksel kuvvet var: Elektromanyetik kuvvet, güçlü nükleer kuvvet, zayıf nükleer kuvvet ve kütle çekim kuvveti. Bunlardan ilk üçünü kuantum fiziğinin ilkeleri sayesinde açıklayabiliyoruz. Fakat kuantum fiziği ve kütle çekim fiziğini birleştiremiyoruz, bir ‘kuantum kütle çekim kuramı’mız yok. Fizikçiler bu konuda yıllardır emek veriyor. Örneğin pek çok fizikçi bu kuramı oluşturabilmek adına sicim teorisi üzerinde çalışmaktadır.

Bildiğimiz en iyi özet şu; Planck zamanında, yani şu andaki denklemlerimizin kavramayı başardığı evrenin en eski döneminde evren gergin, küçük, sert ve enerjiyle doluydu, ayrıca uzay zamanın yapısı da tuhaftı. Ancak bu, şu andaki fiziğimiz için bir tuhaflık ve bu nedenle fizikçiler için bir meydan okumadır.

Sonuç olarak kimin neye inandığına hiçbir itirazımız yok, olamaz da, haddimiz değil.

Lakin bilimsel kuramların bu şekilde eğilip bükülmesine, eksik bilgilerle ve bilimin verilerini aşan yorumlarla birilerinin kendine bilimden kanıt devşirmesine itirazımız var. İnsani olarak anlayabiliriz tabi, ekmek parası, isim yapma egosu, ama karşı durmak boynumuzun borcu.

İşin özeti evrenin kökeniyle ilgili fizik bilgimiz bugün bize kesin bir şey söyleyememektedir. Kimi bilim insanları çoklu evrenlerden, daha çok boyutlu evrenlerin içinde hapsolmuş kendi evrenimizden veya daha uçuğundan evrenimizin onu doğuran öncül bir evrendeki kara deliğin tekilliğinden doğmuş olabileceğinden bahsedebilir.

Ama hiçbir bilim insanı, fiziğin bunu kanıtladığını söyleme cüretini göstermez. En iddialısı fiziğin matematiğinin veya usavurumun şuna veya buna izin veriyor olabileceğini söyleyip, okurunu bu alanın spekülatif olduğu konusunda uyarır. Hal böyleyken bu kadar özensiz bir yazınla, modelin yaratılışı ispatladığını savunarak bilimsel modelleri kendi niyetine alet etmek art niyet değilse, en hafifinden cehalettir.

Hazırlayan: Hilal Bulut

Big Bang ve Tanrı, Caner Taslaman, İstanbul Yayınevi, 25. Basım, sayfa 45 ve 46.
**a.g.y. sayfa 178

Kozmik Anafor Arşivi

Video: Gökalp Gönen İle Animasyon ve CGI

• İçerik Üreticisi:

Bu yazıyı yaklaşık 1 dakikada okuyabilirsiniz.

Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbirliği içinde hazırladığımız “Meğer Hepsi Kurguymuş” isimli programımızda; Pentagram’ın Sur klibindeki kısa animasyon filmi ile geniş bir tanınırlığa kavuşan Gökalp Gönen konuğumuz oldu…

Gökalp Gönen, dünya çapında Avarya gibi başarılı animasyon filmlerine imza atan, çok sayıda uluslararası ödüle sahip başarılı bir yönetmen ve animasyon sanatçısıdır. Nurcan Seven ve Ümit Çakır moderatörlüğündeki programımızın Youtube videosunu, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz.

Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor Astronomi Platformu olarak, her zaman popüler bilim platformlarının işbirliği içinde olmasının, ülkemizde bilimin tüm halk tabanında yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin BilimfiliGerçek BilimAçık Bilim,  Gelecek Bilimde ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi popüler bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz.

Unutmayın, popüler bilim platformları ve bilim insanları, birbirleriyle işbirliği içinde olmazlar, yalnız başlarına hareket etmeyi tercih ederlerse, ülkemizde bilim halk tabanında yeterince yaygınlaşamaz ve değer göremez!

Hypatia Bilim‘i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke,
Kozmik Anafor‘u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz.

Okumaya devam et

Güneş Sistemi

Maat Mons, Venüs’teki Dev Volkan

• İçerik Üreticisi:

Bu yazıyı yaklaşık 2 dakikada okuyabilirsiniz.

Maat Mons, Venüs’teki en yüksek ikinci dağdır. Onu Venüs’ün diğer yüksek dağlarından ayıran şey ise, gezegenin en yüksek yanardağı olmasıdır.

Venüs’ün atmosferi kalın bulutlarla kaplıdır. Bu nedenle yörüngeden yüzeyinin görüntülenebilmesi mümkün değildir. Ancak, 1990’lı yıllarda Magellan Uzay Aracı sayesinde, yüksek çözünürlüklü radar görüntüleri ile kalın Venüs bulutlarını yarıp geçerek gezegenin ilginç yüzey oluşumlarını inceleme fırsatını elde etmiş olduk.

Venüs yüzeyinde bilinen en belirgin oluşumlar, hiç kuşkusuz ki volkanlardır. Gezegen üzerinde 1.100 den fazla volkan oluşumu olduğunu biliyoruz. Henüz onların hala etkin birer yanardağ olup olmadıkları ile ilgili kesin bir kanıya sahip olmasak da, bu oluşumların Venüs yüzey şekillerini son 300 ile 500 Milyon yıl öncesine kadar önemli ölçüde değiştirdiklerinden eminiz.

Üstteki fotoğrafta yer alan bu üç boyutlu görüntü, Venüs’ün bilinen en büyük volkanı olan Maat Mons yanardağına ait. Macellan Sondasından alınan radar görüntülerini ve Venüs yükseklik verilerini birleştiren gökbilimciler, sonuçta bu üç boyutlu Venüs volkan yapısı görüntüsünü oluşturmayı başardılar.

İsmini Eski Mısır’ın adalet ve doğruluk tanrısı Maat’dan alan bu volkan oluşumu, yaklaşık 395 km çapa ve yüzeyden yaklaşık 8 km yüksekliğe sahip. Görselde Maat Mons’u, zirvesinden 560 km uzakta ve yerden yaklaşık 1,6 km yukarıdaki bir bakış noktasından görüyoruz. Ön tarafta görmüş olduğumuz oluşumlar, katılaşmış lav akıntılarıyla kısmen kapalı duruma gelmiş ve ciddi oranda parçalanmış ovalardır.

Araştırmalar, Maat Mons’un zirvesinden lav akış izleri olduğunu gösteriyor. Bu da volkanın nispeten yeni bir tarihte patladığının, hala aktif bir volkan olduğunun işareti olarak niteleniyor. Yine de, radar verileri ile bu görüşü doğrulamak mümkün değil. Dünya’ya yakın büyüklük ve kütlesiyle Venüs’ün jeolojik olarak hala aktif bir gezegen olduğuna eminiz ancak, tüm atmosferini kaplayan bulutların görünür ışık dalga boyunda gözleme izin vermemesi nedeniyle kesin bir kanıta şimdilik ulaşamıyoruz.

Hazırlayan: Sinan DUYGULU

https://www.lpi.usra.edu/meetings/lpsc1994/pdf/1475.pdf
https://photojournal.jpl.nasa.gov/catalog/PIA00106

Okumaya devam et

Fizik / Astrofizik

Negatif Enerji ve Negatif Kütleli Madde Nedir?

• İçerik Üreticisi:

Bu yazıyı yaklaşık 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Negatif enerji ve negatif kütle, özellikle “warp sürüşü” veya “solucan deliği” gibi kavramların konuşulduğu ortamlarda sıklıkla dile getiriliyor.

Bu kavramların gerçekliği her ne kadar tartışmalı olsa ve bilim insanlarının büyük kısmı tarafından spekülasyon olarak görülse de, ne olup olmadıklarını açıklamak gerektiğini düşündük.

Negatif Kütleli Madde

Negatif kütleli madde denildiğinde çoğumuzun aklına Antimadde ya da Karanlık Madde geliyor. Ancak, bunlarla karıştırmayınız. Teorik fizikte, negatif kütle sahibi madde, 0 ağırlıktan daha düşük kütleye sahip, “hiçbir şeyden daha hafif” diye tabir edebileceğimiz ve kütle çekimi tarafından çekilmeyen tersine itilen spekülatif bir egzotik maddedir.

Bir ya da daha fazla enerji durumunu ihlal eder. Bir tartı üzerine koyarsanız tartıya ters basınç uygular ve -10 kg gibi bir sonuç görürsünüz. Eğer evrende negatif kütleli egzotik madde çeşitleri varsa, gezegenlerin, yıldızların hatta galaksilerin kütle çekimleri tarafından çok uzaklara itilmiş ve belki de hiçbir zaman ulaşamayacağımız galaksiler arası derin uzayda bulunuyor olabilirler.

Peki fizik kanunlarını ihlal ediyorsa nasıl gerçek olabilecekmiş gibi konuşabiliyoruz? Böyle bir şeyin bizim evrenimizde bulunmaması gerekmez mi? Katı haldeki negatif kütleli madde, ancak “mükemmel sıvı” diye tabir edilen bir halde negatif kütle sahibi maddede bulunabilir.

Kanada, Montreal Üniversitesi’ndeki kozmologlar Saoussen Mbarek ve Manu Paranjape mükemmel sıvı haldeki negatif kütle sahibi bir maddenin hiçbir enerji durumunu ihlal etmediğini açığa çıkardı. Gereken tek şey, bu maddeyi Big Bang esnasında üretmiş olabilecek bir mekanizma. Kısacası şu anda böyle bir maddenin gerçekliğini ne inkar edip imkansız diyebilecek ne de onaylayabilecek bir durumdayız.

Negatif enerji

Negatif enerji, adından da anlaşılacağı üzere eksi değerleri olan enerji seviyelerine denir. Karanlık Enerji ile karıştırmayınız. Tamamen kuramsal olan negatif kütleli madde, aksine negatif enerji çeşitli kuantum durumlarında stabil olmayan şekilde mümkün olabiliyor.

Bununla birlikte karakteristik olarak negatif enerjiye oldukça benzeyen ancak negatif enerji sayılmayan ve çok küçük ölçeklerde gerçekleşen Casimir etkisinden de bahsedelim. 1933’te Hendrik Casimir, Kuantum Teorisi’nin kanunlarını kullanarak garip bir öngörüde bulundu. Casimire göre; (alttaki resimde görülen) vakum içerisindeki iki adet paralel, yüksüz metal plaka birbirlerini itecekti.

Normalde yüksüz olan bu plakaların sabit durması gerekmekteydi ancak bu iki plaka arasındaki vakum boş değildi, gerçekliğe giriş, çıkış yapan sanal parçacıklar ile doluydu. Bu noktada sanal parçacıklarla ilgili yazımıza göz atmanız faydalı olacaktır. (Bkz. Belirsizlik ve Kuantum Dalgalanmaları)

Bu vakum, çok kısa ömürlü elektronların ve pozitronların ortaya çıkıp birbirlerini imha ederek yok olduğu kuantum aktiviteleri ile doludur. Normalde bu yoktan var olan ufak madde-antimadde olayları Enerjinin Korunumu Kanunu’nu ihlal ediyor gibi görünse de; belirsizlik ilkesi sebebiyle bu küçük patlamalar inanılmaz ölçüde kısa ömürlü olup, net enerjide değişikliğe sebep olmamaktadır. Böylece Casimir bu kısa ömürlü olayların plakalar arası vakumda bir basınç yaratacağını ve bu basıncın plakaları iteceğini keşfetti. Normalde bu plakalar birbirinden uzakken bu etki gerçekleşmezken, plakalar yaklaştırıldıkça aralarında bu enerji açığa çıkmaya başlar.

Bu enerji 1948’de laboratuvarda, Casimir’in öngördüğü gibi gözlemlendi. Bu enerjiyi ölçmek için inanılmaz hassas ve sanat eseri sayılabilecek ekipman gerektiğinden, 1996’da ilk hassas ölçüm yapıldığında bu etkiden kaynaklanan basıncın bir karıncanın ağırlığının 30 binde 1’i kadar olduğu bulundu. Tahmin ettiğiniz gibi uzay-zamanı bükmek için çok yeterli değil.

Negatif enerjiye başka bir örnek de, kara deliklerin buharlaşma sürecinde açığa çıkan ve Hawking radyasyonu mekanizması sırasında oluşan kısa ömürlü sanal parçacıklar verilebilir.

Hazırlayan: Berkan Alptekin

Okumaya devam et

Kozmik Anafor Arşivi

Fantastik Uzay Projeleri: Yıldız Motoru

• İçerik Üreticisi:

Bu yazıyı yaklaşık 8 dakikada okuyabilirsiniz.

Görünen o ki insanlık Ay’dan sonra Mars’ı da gözüne kestirdi. Önümüzdeki 10 yıllık süreç, bu konuda çok ciddi gelişmeler gösterecek gibi duruyor. Tabii Mars ile de kalınmayacak, eğer kendi türümüzü yok etmezsek, 21. Yüzyıl sona ermeden Güneş Sistemi’nin pek çok noktası muhtemelen insan oğlunun ulaştığı yerler haline gelecek. Peki ya bunun da sonrası? Bir yıldız motoru yapıp yıldızımızla birlikte yolculuğa çıkmak mı?

Başka yıldızlara gitmeye çalışacak uzak gelecekteki torunlarımız. Ama bu huzur dolu yuvamızı, biricik Güneş’imizi terk etmek istemezsek ne olacak? Başımızı alıp gitmektense, Güneş’imizi de yanımızda götürsek, olmaz mı? Hmm… Bunun da bir yolu var, tek ihtiyacımız ise bir Yıldız Motoru. Kemerlerinizi bağlayın, Güneş Sistemi’ni devasa bir uzay mekiğine dönüştürüyoruz.

İlk bakışta ütopik gibi gelmiş olabilir. Ancak unutmayın; “Fantastik Uzay Projeleri” yazı serisindeyiz. Hem hatırlatmak isteriz ki önceki yazılarımızda “Gök Kancaları” yapıp, Dünya’mızın yörüngesine yerleştirmiştik. Bununla kalmadık, başka gezegenlere, onların uydularına ve hatta gök taşlarına bile gök kancaları kurarak Güneş Sistemi’nin dört köşesini su yolu yaptık. Ender bulunan madenleri ve füzyon için gerekli elementleri Dünya’mıza getirip, füzyona hükmederek enerji sorunumuzu büyük oranda çözdük.

Füzyon da kesmedi, Güneş’in ürettiği her 1 kalori enerjiyi kontrol altına almaya karar verdik. Merkür’ü feda edip bir Dyson küresi yaptık. Bu sayede Kardashev ölçeğinde 2. seviye medeniyet seviyesine yükseldik.

Teknolojide ulaştığımız bu noktayla, hedeflerimizi çok daha ileriye taşıyabileceğiz. Güneş Sistemi artık bizden sorulduğuna göre yeni hedef Güneş Sistemi’nin dışı olmalı. Ancak, uzay boşluğu; karanlık, soğuk ve sıkıcı… Üstelik yakınlarda da ilgi çekici pek fazla şey yok. Örnek verecek olursak, bize en yakın yıldızları içeren Alfa Centauri yıldız sistemi Güneş Sistemi’mizden 4.3 ışık yılı mesafede.

Yani ışık hızıyla gitsek, ulaşmamız 4.3 yıl sürecek. Işık hızının yaklaşık %0.1’i ile yolculuk etsek, 4300 yıllık bir yolculuktan bahsediyoruz. Kaldı ki, şu ana kadar insan yapımı bir aracın ulaşacağı en yüksek hız olarak, Nasa’nın Parker Güneş Sondası’nın 193km/sn’lik hızı öngörülüyor ki bu da ışık hızının sadece %0.064’üne tekabül ediyor. Elbette Dyson küresi teknolojisine ulaşmış bir medeniyet için çok daha hızlı yolculuklar öngörmek yanlış olmasa da uzay boşluğundaki mesafelerin büyüklüğünü de göz ardı etmemek gerekir. Üstelik hedef noktamıza vardığımızda bulacaklarımızın da bu çileli yolculuğa değer olması gerekir.

 

Bu bağlamda bir yıldız motoruna sahip olmak beraberinde çok farklı avantajlar getirebilir. Yıldız motoru, Güneş’i (ya da genel manada bir yıldızı) mevcut yörüngesinden oynatmak ve farklı yönlere doğru hareket ettirmek için tasarlanmış, olası farklı varyasyonları bilimsel olarak kanıtlanmış, hipotetik mega yapıya verilen addır. Güneş’i yerinden oynatacağız deyince tabii, “Eee, Dünya’dakiler ne yapacak? Dünya Güneş’siz mi kalacak?” endişesine kapılabilir insan. Telaşa hiç gerek yok. Dünya ve Güneş Sistemi’nin diğer tüm üyeleri kütle çekim kuvveti ile Güneş’e sabitlenmiştir. Güneş nereye, herkes oraya.

İşte yıldız motorunu güzel kılan en temel özellik de bu diyebiliriz. Yazımızın başında “Güneş Sistemi’ni devasa bir uzay mekiğine dönüştürüyoruz” derken kast ettiğimiz buydu. Hayata geçirilen bir yıldız motoru ile kolonize edilmiş halde Güneş Sistemi’ni toptan hareket ettirebiliriz.

Peki bunu neden yapmak istiyoruz?

  • Samanyolu Gökadası’nda bulunan diğer sistemleri kolonize etmek için, onlara doğru tüm Güneş Sistemi olarak gitmek isteyebiliriz. Yeteri kadar yaklaştığımızda görev araçları gönderip, ihtiyacımız olan kaynakları elde edebiliriz. Ya da yakınlarında bir yere park edip, sürekli yeni komşumuzdan faydalanabiliriz.
  • Dünya’mızı hatta Güneş Sistemi’ni topyekûn yok edecek bir süpernova patlamasının etkilerinden kaçmak zorunda kalabiliriz. Tip 2 seviyesine ulaşmış bir medeniyet, çevresindeki pek çok yıldızın yapısını ve ne kadar ömrünün kaldığını çok detaylı şekilde hesaplayabilmiş olacaktır. Bu da onlara olası süpernova patlamalarını milyonlarca yıl önceden tespit etme kabiliyeti verecektir. Bu medeniyet, kendisini tehdit edecek bir patlamayı ön görmüş ve ondan kaçma mücadelesine girmek zorunda kalabilir.

(Burada bir ayrıntıyı belirtelim, böyle bir olayı gözlemleyerek önceden bilemeyiz. Süpernova patlaması yaşamış bir yıldızı tespit ettiğimizde, o yıldız aslında çoktan patlamış ve ışığı bize ancak ulaşmıştır. O nedenle, önlem alabilmek için yıldızın formasyonunu çok iyi bilip, ne kadar ömrü kaldığını hesaplamak gerekecektir. Bugün, Dünya’mıza zarar vereceği düşünülen süpernova adayı yıldız yoktur.

Betelgeuse isimli büyük kütleli yıldızın her an patlayacağı düşünülse de çok uzak olması nedeniyle, gökyüzünde haftalar sürecek bir ışık şöleninden öteye gitmeyecektir. Bu olay, siz bu satırlar okurken de gerçekleşebilir, milyonlarca yıl sonra da. Dünya’yı tehlikeye atabilecek süpernova patlamalarının 15 milyon yılda bir gerçekleştiği düşünülmektedir.)

  • Bir başka yıldızın yakınlarına sokulmak ve Dünya’mızı onun yörüngesine sokarak Güneş Sistemi’ni terk etmek.

Shkadov İticisi

Aynı Dyson küresinde olduğu gibi, 1937 yılında Olaf Stapledon tarafından yazılan Star Maker romanında yıldız motoru konusu da işlenmiştir. Ancak bilimsel literatüre girmesi, ilk olarak Leonid Mikhailovich Shkadov tarafından 1987 yılında tanıttığı makalesi ile olmuştur. Shkadov, Güneş’in etrafına kurulacak devasa ama çok ince bir ayna tasarlamıştır.

Aslında, Shkadov Thruster (Shkadov İticisi/Roketi) olarak adlandırılan bu yapı, Dyson küresi ebatlarında bir roket motoru olarak düşünülebilir. Prensipte bir roket gibi çalışan motorumuz, birbirlerine ters vektörler olan Güneş’in kütle çekim kuvveti ve radyasyon basıncı sayesinde sabit konumda kalacak, Güneş’ten gelen ışığı, yani fotonları yansıtarak itki kuvveti oluşturacak ve hareket sağlayabilecektir. Ancak Shkadov İticisi’nin bazı dezavantajları vardır:

  • Bu yöntem ile elde edilecek hız muhtemelen tatmin edici olmayacaktır. Galaktik ölçekte kayda değer mesafeler almak yüz milyonlarca yıl sürebilir.
  • Shkadov İticisini, yani aynamızı; gezegenleri ve tabii Dünya’mızı yakma riskini karşı sadece Güneş’in kutuplarının üzerine koyabiliriz. Bu da istediğimiz her yöne gidemeyeceğimiz anlamına gelir.

Kedi olmadan fare yakalama meraklısı insanlık, madem Shkadov İticisi ciddi dezavantajlar barındırıyor, öyleyse daha iyisini tasarlayalım demiş ve de Illinois Üniversitesi’nden Fizik profesörü Matthew Caplan yeni bir tasarım yapmıştır. Shkadov İticisi gibi yıldız motorlarına “Pasif iticiler” tanımlaması yapan Caplan, bir yıldız motoru inşa edecek olan medeniyetin Dyson küresi sahibi olduğu varsayımından hareketle, bu Dyson küresi yardımıyla, termonükleer enerji kullanan ve “Aktif itici” olarak tanımladığı yeni bir yıldız motorunu ortaya çıkarmıştır. En azından kâğıt üzerinde.

Görsel Telif: Getty/Cokada

Caplan İticisi

Caplan iticisinin/roketinin, gerekli kuvveti elde edebilmesi için ihtiyaç duyulan yakıt, Dyson küresinin Güneş üzerinde küçük bir noktaya odaklanması ile oluyor. Aşırı derecede ısınan bölgeden Güneş için küçük ama bizim için büyük kütleler kopması bekleniyor. Bu malzeme, aktif iticimizce yakalanıp, motor üzerinde bulunan füzyon reaktörlerinde enerjiye çevriliyor ve aşırı yüksek ısıdaki nükleer atık, motorumuzun Güneş’e uzak ucundan dışarı atılarak çok büyük bir itki kuvveti elde ediliyor.

Elbette, motorun Güneş’e saplanmaması ve Güneş’i itebilmesi için de motorun Güneş’e bakan ucundan yine motor üzerinde bulunan parçacık hızlandırıcılarda hızlandırılmış hidrojen Güneş’e doğru ateşleniyor. Böylece, Caplan iticisi hem kendini dengelemiş hem de elde ettiği itkiyi Güneş’e yönlendirmiş oluyor.

Caplan, yaptığı çalışmada, iticinin gücünü maksimuma çıkardığımızda, Güneş’in, yıldız motoruna 100 milyon yıl yetecek kadar enerji vereceğini gösteriyor. Ancak, aktif itki yöntemi ile varılacak hızlar sayesinde, bunun çok daha altında bir zaman diliminde yukarıda belirttiğimiz amaçlarımıza ulaşabiliriz.

Güneş’in kütlesini yakıt olarak milyonlarca yıl boyunca harcadığımızda, Güneş’in ömrünü kısalttığımız düşünülmemelidir. Bilakis, bir yıldızın ömrü kütlesi ile ters orantılıdır. Güneş, kütlesinden kaybettikçe, kendi yakıtını daha yavaş harcayacak ve ömrünün kısalması şurada dursun, bilakis uzayacaktır.

Elimizde, böyle bir yıldız motorunun var olduğunu düşünsenize… Kim bilir, belki Samanyolu’ndan sıkılır ve “neden başka gökadaları da kontrol altına almayalım ki?” bile diyebiliriz.

Bekle Andromeda, biz geliyoruz!

Hazırlayan: Uğur Çontu
Düzenleyen: Kemal Cihat Toprakçı

Kaynaklar ve Referanslar: 

1. Mosher, D. (2018, Kasım 05). NASA just smashed the record for the fastest human-made object – Its $1.5 billion solar probe is flying past the Sun at up to 213,200 mph. Erişim Tarihi: Şubat 24, 2021, Erişim Adresi: https://www.businessinsider.com/nasa-parker-solar-probe-fastest-human-object-2018-11

2. Hadhazy, A. (2018, Şubat 15). How to move an entire solar system. Erişim Tarihi: Şubat 24, 2021, Erişim Adresi: https://www.popularmechanics.com/space/deep-space/a10885/the-shkadov-thruster-or-how-to-move-an-entire-solar-system-17000392/

3. Badescu, V., & Catchcart, R. B. STELLAR ENGINES AND THE CONTROLLED MOVEMENT OF THE SUN. Erişim Adresi: https://www.dynamical-systems.org/zwicky/stellarengines.pdf

4. Caplana, M. E. Stellar Engines: Design Considerations for Maximizing Acceleration. Erişim Tarihi: Şubat 24, 2021, Erişim Adresi: https://drive.google.com/file/d/1ZpjAWcPhbCMTFYqPI5HnqtlHGWqzL45S/view

Okumaya devam et

Çok Okunanlar