Connect with us

Dünya

Düz Dünya – Küre Dünya Tartışmasının Sosyolojik Analizi

Bu yazıyı yaklaşık 16 dakikada okuyabilirsiniz.

Bir süredir düz dünya fikrini daha yaygın ve baskın şekilde duymaya başladık. Özetle Düz Dünya, dünyanın şeklinin yıllardır bilimin ve okulun bize öğrettiği küre şeklinde olmadığını iddia ederken, küre inancının NASA[i] ve “dünya elitleri”[ii] tarafından üretilmiş bir yalan olduğunu söylüyor.

Düz dünyacılara göre dünyamız sabittir, evrenin merkezindedir ve şekli küre değil, düzdür. Temel olarak düz, sabit ve evrenin merkezi olması üzerinden ilerleyen “teori”, yerçekiminin inkarı, uzaya hiç gidilmediği hatta gidilemeyeceği, Ay ve Güneş’in konumu, Antarktika, kıtalar ve daha birçok konuda insanı afallatacak kadar farklı fikirler öne sürüyor.

Bundan daha on yıl öncesine kadar dünya düzdür fikrini iddia edenler deli, meczup muamelesi görürken ya da en hafifiyle ciddiye dahi alınmazken bugün bütün dünyaya yayılmış ve sayılarını ciddi oranda artırmış vaziyetteler. Ama asıl önemlisi, National Geographic’in[iii] kısa belgeselinde de bahsedildiği gibi Düz Dünyaya inananların sayılarının çok hızlı bir şekilde artması ve fikrin gün geçtikçe popülerleşmesidir.

Artık ana akım medyada, televizyonlarda kendilerine çok daha rahat yer bulurken kimi zaman bilimsellikten son derece uzak kimi zaman şaşırtan ve düşündüren fikirler ileri sürüyorlar. Özellikle sosyal medyada Youtube, bloglar ağırlıklı olmak üzere düz dünya hakkında bir sürü içerik var.

Bu yayınların bir çoğu birbirini tekrar eden içerikler olsa da ve birçoğunda bilimsel yayın metodolojisinin hiçbirine uyulmasa da, son derece popülerlik kazanan Düz Dünya Teorisi ve düz dünyacılar, fikirlerini ısrarla sürdürüyorlar.

Ortak Platform ve Empati 

Sosyal medyadaki bu yoğun Düz Dünya trafiğinin aksine bu fikre karşı çıkan veya çürütmeye çalışan fikirlerin nispeten daha az olduğunu ya da tartışmaktan ziyade hakaretvari ve küçümseyici bir yaklaşımı çok net görüyoruz.

Aslında genel olarak bilim insanlarının tartışmadan kaçınıp, kasıtlı bir şekilde uzak durduklarını veya birkaç cümle ve hayret ifadesiyle geçiştirdiklerini söylemek mümkün.

Düz Dünya – Küre Dünya tartışmalarında; her iki tarafı için de karşılıklı saygı ve empati, yerini alaycı ve küçümser bir yaklaşıma bırakıyor. (Görsel Telif: Alamy)

 

Bu tarz bir Orta Çağ veya din kaynaklı düşüncenin tabiri yerindeyse tekrar hortlamasını ve bu kadar taraftar bulmasını kabullenmek istemiyorlar ve refkeksif olarak “hayret, şaşırma, küçümseme” arasında giden bir yaklaşım sergiliyorlar. Öte yandan temel fizik yasalarını dahi reddeden bir zihniyetle bilim insanlarının ortak tartışma platformu açıkcası şimdilik bulunmuyor.

Bilim insanları dışında Düz Dünya fikrine karşı çıkan popüler bilim yazarları ya da bilim ile yakından ilgilenen yazıların ortak tavrı da aynı şekilde denebilir. Düz Dünya fikrinin ne kadar saçma olduğu veya ilgili videolara tahammül edemediklerinden ibaret yazılar ve son derece alaycı tavırlı yazılar aslında bize hiçbir şey anlatmıyor.

Maalesef Küre Dünya gerçeğini bilenlerin, Düz Dünyacılara karşı yaptıkları söyleşi ve videolar, faydadan ziyade genel olarak savundukları Küre Dünya gerçeğine zarar getiriyor bile denebilir. Sosyal medyadan örneklersek spotify’da Darhla ve Noah’ın yaptığı podcastler, NETFLIX’in Beyond the Curve belgeselindeki kasıtlı ve abartılı alaycı, küçümseyici yaklaşım Youtube’daki onlarca alaycı video gibi örnekler verilebilir. Yine Türkiye Düz Dünya derneği başkanı Doğukan Özkan‘ın sosyal medyada 350 kişiye hakaret davası açmasını bu bağlamda değerlendirmek gerekir[iv].

Aynı şekilde düz dünyacılar kendi tabirleriyle “öğrenilmiş bilim”, “sistemin bilim adamları”…vb. yakıştırmalarla her türlü karşıt fikre kapıyı kapatıp tartışmayı veya en azından empati kurmayı mutlak bir biçimde engelliyorlar[v].

Düz Dünyacıların kendi fikirleri hakkındaki “mutlak doğru” yaklaşımı, temel fizik yasalarını reddetmeleri, Düz Dünya fikrini bilimsel bir temelden ziyade bloglar, Youtube videoları gibi bilimsel olmaktan çok uzak kanıtlarla ileri sürmeleri, dini referanslarla teorilerinin kesin doğru olduğuna inanıp “bizi asla değiştiremezsiniz” yaklaşımı ortak bir tartışma ve fikir yürütmeyi engelliyor.

Youtube’da izleyeceğiniz “FLAT EARTH” başlığı içeren tartışma veya bilgi içeren videolara bakarsanız Düz Dünyacıların Dünyanın küre olduğunu ispat eden bilimsel deneylerde dahi kesin bir reddetme tavrı takındığını görebilirsiniz. Bu dogmatik yaklaşım haliyle bilim üretmekten ziyade taraftar mantığı ile kendini, düşüncesini kabul ettirmeye dayanıyor.

Fikrin öncü savunucularından Mark Sargent, National Geographic muhabiri ile katıldığı deneyde, deney sonucunun net bir şekilde dünyanın küre olduğunu göstermesine karşın hem kendisi hem de deneye katılan diğer Düz Dünyacılarla birlikte Dünyanın ısrarla düz olduğunu iddia etmesi, deneyi, bilimi ve gördüğünü net bir biçimde inkar etmesini nasıl açıklamalıyız?

Yine NETFLIX’in “Beyond the Curve[vi]” belgeselinde Düz Dünyacıların kendi yaptıkları deneyin Dünyanın küre olduğunu ortaya koymasından sonra “interesting” şeklindeki yorumları ve devamında buna inanmamaları Düz Dünya fikrinin ve bu fikri öne sürenlerin bilim, NASA, bilim insanları ve biraz daha genişletirsek dünyanın düzeniyle ilgili sorunlu olduklarına işaret ediyor.

Düz Dünyacıların ortak bir tartışmaya, empatiye veya bilime kapılarını kapattıklarına dair başka bir örnek vermek gerekirse www.duzdunya.org sitesindeki; “Dünyanın Düz ve Sabit olduğunu çürütmeye çalışanlara 19 Tavsiye” metnindeki neredeyse bütün maddeler ama özellikle madde 10, her türlü yorum ve fikri kesin bir dille reddetmektedir.

Bu dogmatik yaklaşım Düz Dünya fikrinin belki de en zayıf noktasıdır ve gördüğümüz kadarıyla neredeyse hiçbir bilim insanının bu harekete katılmamasını açıklayan ana sebeptir.

Madde 10, dini kitapları referans alarak dünyanın düz olduğunu söylerken, bu yüzden bunu bizimle tartışmayın demektedir. Buradaki önemli nokta referansın dini kitap olması değildir. “Bizimle tartışmayın” yaklaşımını hiçbir bilim dalı apriori kabul edemez. Metodolojisi olmadan, kanıtlarla ispatlanmadan, deneylere, gözlemlere dayanmadan dini kitapta yazıyor biz aksine inanmayız düşüncesi Orta Çağ yaklaşımıdır ve bilimin bunu kabul etmesi mümkün değildir.

Aslında Dünyanın Düz veya Küre oluşu, doğuracağı sonsuz sonuç bakımından son derece önemli bilimsel bir olgudur. Burada ilk etapta önemli olan; küre mi düz mü fikrinden ziyade, tarafların son derece sağlıksız tartışma ortamı ve şeklidir. Dünyanın şekli sadece basit bir şekil tartışması olmasından ziyade, Dünya üzerindeki birçok olguyu açıklama için kullanılacak temel bir bilgidir. Ama aynı şekilde bu bilgiye nasıl ulaşıldığı, yöntemi de çıkacak sonucu belirleyecektir.

Devrim Mi, Cehalet Mi? 

Düz Dünya fikri ve Düz Dünyacılar kendilerini yenilikçi, dogmaları kabul etmeyen, var olan fikirleri sorgulayan kişiler olarak tanıtıyorlar. Düz Dünya fikrini ve fikrin savunucularını, modern çağda aydınlanma yaşayan bir grup olarak lanse ediyorlar.

Bunu o kadar ileri götürenler var ki, bugün sayısız diplomalı, doktorasını yapmış bilim insanlarına cahil, sistemin adamı, sadece olanı kabul eden, sorgulamayan sıfatlarını çok rahat bir şekilde yakıştırabiliyorlar. Açık fikirli olduklarını ve bu sayede “Dünya elitlerinin”, NASA’nın, ESA’nın, RSA’nın, JAXA’nın, ISRO’nun, TUA’nın ve bütün uzay ajanslarının söyledikleri küre dünya “büyük yalanını” ortaya çıkardıklarını, aksi takdirde bunun olmayacağını kesin bir dille söylüyorlar.

“Nobody believes any of that anymore”

Mark Sergant, National Geographic muhabirine yukarıdaki cümleyi sarf ederken; uzaydan çekilen fotoğraflara, bilimsel kanıtlara, bugüne kadar Dünya’nın küre olduğuna dair söylenen hiçbir şeye inanmayan bir kitleden bahsediyor.

Düz Dünya savunucularının önde gelenlerinden, Mark Sergant.

 

Peki bu ergen cesareti fikirlerini nereden alıyor? Nasıl bu kadar rahat ve pervasız bir şekilde yüzyıllara, hatta bin yıllara dayanan bilimsel bilgiyi, olguyu ve gözlemi reddedebiliyor? İçeriğini bilimsel olarak tam da dolduramadığı veya 15’er dakikalık Youtube videolarını temel fizik karşısına koyarken, ezberlenmiş, madde madde sıralanan Düz Dünya tanımı aslında ne demek istiyor?

Düz Dünya veya Düz Dünyacılık, yaşadığımız gezegene dair sadece bir şekil belirleme hareketi mi, yoksa Düz Dünya fikrinin arkasında, bu hareketi küçümseyenlerin benzetmesi gibi, Orta Çağ‘ın dogmatik düşünce yapısı mı bulunuyor? Kimilerinin dediği gibi Düz Dünyacılar yeni nesil troller, internet fenomenleri mi? Yoksa hakikati bulmak için uğraşan bilim cahilleri mi?

Var olan temel fizik kanunlarını yıktığını, okulların, NASA’nın ezbere ve yanlış biçimde dayattığı bilgileri sorguladıklarını söyleyen Düz Dünyacıların yerine kendimizi koyalım ve ne dediklerine, nasıl dediklerine bakarak zihin dünyalarını anlamaya çalışalım.

Big Brother ve Elitler Dünya Halklarına Karşı

Öyle zamanlara denk geldik ki, komplo teorisi olmadan hiçbir şey açıklanmıyor. Ya da tam tersini söylemek gerekirse, içinde komplo teorisi barındırmayan hiçbir olay neredeyse yok gibi. Gün geçtikçe daha çok ilgi çeken komplo teorileri ve inananları çoğalıyor. Düz Dünya fikrinin ortaya çıkışı, önlenemez yükselişi ve de temeli tam da bununla bağlantılı aslında[vii].

Tüm komplo teorilerinin hepsi, bir şekilde “Dünya’yı yöneten gizli güçler” ile bağdaştırılıyor.

 

Düz Dünya fikrini savunanlar, önceliği Dünyanın şekline değil, bugüne kadar Küre Dünya öğretisinin kendilerince düşündükleri gizli amacına yöneltiyorlar: “Küre dünya bir yalan”. “Bu yalanı söyleyenler, elitler, süper elitler, Dünya’yı yönetenler, şeytaniler” [viii], “NASA küre yalanını sürdürmek için kuruldu” şeklinde uzayıp giden retorik; aslında “büyük bir yalanın” içinde yaşadığımızı ve bunun tam olarak da tanımlayamadığımız karanlık, perde arkasında Dünya’yı yöneten gruplar tarafından kasıtlı bir şekilde söylendiğini içeriyor.

Tanımı, içeriği son derece muğlak olan “elitler” kavramı bireyler, devletler ve hatta devletler üstü gizli güçlere işaret ediyor.

Onlara göre bu “gizli güçler”, daha dini referansla söylersek “şeytaniler” Küre dünya yalanıyla toplumları yıllardır kandırıyorlar. Bu yüzden Düz Dünyacılar kendilerince tabuları yıkıyorlar. Sunulanı, yani modern, dinsiz devletin, aygıtlarının ve bilim insanlarının sunduğu bilgiyi reddettikleri için de yenilikçi olduklarını iddia ediyorlar. İşte tam da bu yüzden NASA’nın kontrolünde olan bütün uzay ajanları, NASA ve bilim insanları yalan söylüyor, yalan üretiyorlar. Hepsi, herkes büyük bir komplonun bilerek veya bilmeyerek parçası olarak hareket ediyor.

O zaman Küre Dünya “yalanı” hangi amaca hizmet ediyor?

İşte bu soruyla Düz Dünyacılar birbirlerinden bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek kısmen de olsa ayrılıyorlar. “Elitler”, “Şeytaniler” söyleminin içi o kadar büyük ve muğlak ki, herkes içeriğini farklı biçimlerde doldurabiliyor.

Kimine göre Rockefellerlar, İlimunatiler kimine göre Şeytana hizmet eden şeytaniler, dünyayı yöneten aileler gibi uzayıp giden; varlığı, tanımı net bir şekilde belli olmayan, içine zaman ve mekana göre istediğiniz sosyal grubu, siyasal düşünceyi koyabileceğiniz uçsuz bucaksız bir tanım.

Bu muğlak gruplar ve bireyler, dini kitaplarda yazdığı iddia edilen Düz Dünya öğretisini yalanlayarak, Küre dünya yalanını yayarak Düz Dünya bilgisini saklıyorlar. Aslında burada saklananı şekil olarak değil de, rahmani bilginin insani yalanla yer değiştirmesi olarak okumak gerekir. Tabi yalanın, komplonun faili belli olunca, sanki bir anda her şeyi açıklıyormuş gibi gözüken bu yaklaşım aslında hiçbir şey söylemiyor.

Bilinmez, tanımlanamaz ve sosyolojide pek de yeri olamayacak garip bir sosyal grup olan “elitler”, metafizik bir yaklaşımla “şeytaniler” ile Dünya’nın şekli tartışmasını götürmek ve takip etmek zorlaşıyor. Onlara göre bu bilinmez, tanınmayan perde arkasındaki karanlık düşman sadece Düz Dünya’dan sorumlu değil tabii ki: Gidilmeyen Ay, sahte deneyler, Photoshop resimler, hiç gidilmeyen ve gidilemeyecek olan uzay gibi birçok yalan dışında, dünyadaki başka “kötü” diyebileceğimiz olayları da bu gruplarla bağdaştıranlar var.

Düz Dünya savunucularına göre, okullar ve üniversitelerde verilen eğitim, küre dünya yalanını yayarak, Düz Dünya gerçeğini gizleme amacı taşıyor.

 

Modern üniter devletin okul (üniversiteler), Bilim (NASA ve diğer uzay ajansları), uzmanlar (her türlü bilim insanı, astrofizikçiler vs) gibi kurumlarının, yetiştirdiği ve uzman kabul ederek verdiği sıfatların Düz Dünyacılar, komplocular açısından yıprandığını ve bir şey ifade etmediğini görebiliyoruz.

Bu sebeple Düz Dünyacıların hangi sosyal sınıflardan geldiklerinin, ekonomik, kültürel gruplarının teşhis edebilmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Devlete, rasyonaliteye ve ürettiği her türlü bilgiye düşman olan, inandırıcı bulmayan bu kitlenin daha iyi anlaşılması için mutlaka böyle bir çalışma gerekiyor.

Mesele Şekil Değil

Komplo teorilerinin veya komplocu yaklaşımın aslında pek de önemsemediğimiz bir öte yüzü var. Son derece belirsiz bir dünyada, olay ve bilginin akışının kontrol edilemez, muazzam boyutlarda olduğu modern yaşamda komplo teorileri son derece basit, genellemeci yaklaşımla bireydeki endişeyi yok eder ve rahatlatır.

Büyük güçlerin ve kendini kat ve kat aşan zenginlik, güç, iktidar olgusunun altında gizli bir endişeyle ezilen birey için, komplo teorileri bulunmaz bir nimet ve çıkış noktasıdır:

Komplo teorileri; bilimsel disiplinden uzak veya bilimsel açıklamaları önemsemeyenlerin açıklayamadığı şeyleri açıklar. Bilimsel olarak tahlilde bulunamadığı sosyal olguları tanımlar.

Gücünün ve müdahale olanağının hiç olmadığı olayları, kişileri komplo teorisiyle bir araya toplayarak onlara anlam kazandırır. Var olan bütün kötü olaylar bir grubun, kişinin iradesine indirgenir. Hem suçlu, hem de açıklama bulunduğu için basite indirgese de, anlaması ve anlamlandırması kolaylaşır.

Bir kez içine girdiniz mi, bütün failler, sebepler ve gizli amaçlar bellidir aslında. Komplo teorileri bize genel olarak şunları söyler:

1. Hiçbir şey tesadüfen olmaz.
2. Var olan bütün olaylar gizlenmiş isteklerin/iradenin sonucudur.
3. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir.
4. Her şey birbirine bağlıdır ama gizli bir şekilde.

Düz Dünyacılar, Dünya’nın şeklinden ziyade aslında tanımlayamadıkları ama, dini ve dünyevi görüşlerini çürütmeye çalışan ve bütün kötülüklerin anası olan bir grupla zımmi olarak mücadele halindedirler. Düz Dünya fikri, temelde kesinlikle bilimsel bir yaklaşım değildir. Zaten amacı ve iddiası da bilimsellik değildir. Düz Dünya fikrinin bilimsel olmaması, bu zihniyette “kötü” veya olumsuz algılanmamaktadır.

Zaten bilim onlara göre yalanlarla doludur ve “sistemin bilim insanları” tarafından sorgulanmadan üretilmiştir. Düz Dünyacılar için bilim, deney, ampirik gözlem ve ispat; kabul edilen fikirden sonra gelmektedir ki, bu Düz Dünya görüşünü bilimsel anlamda zorlamaktadır. Bu sebeple öne sürülen fikirlerin bir kısmına üstünkörü cevap verse bile, halen cevabı aranan çok sayıda konu bulunmaktadır.

Düz Dünya; daha önce Kuran, Tevrat, İncil gibi kutsal kitaplarda yazdığı iddia edilen bilginin doğrulanması amacıyla üretilmiş ve bunun üzerine bina edilmiş, bilimsel temelleri olmayan, deney ve gözleme yer verilmeyen bir teoridir. Düşüncelerine göre; kutsal kitaplarla, Tanrı/Allah’ın düşüncesiyle ve bizzat dinin kendisi ile savaş halinde olan gizli güçler vardır. Bu gizli güçler bütün uzay ajanslarına, NASA’ya yalanlar ürettirip bunu toplumlara yaymaktadırlar.

NASA’nın Uçuş Kontrol Merkezi.

 

Yukarıda belirttiğimiz komplo teorilerine ait dört maddeye dönersek; NASA ve diğer tüm ülkelere ait uzay ajansları bilim üretmek amacıyla değil, Düz Dünya bilincini ve bilgisini saklamak için kurulmuştur. Bu yüzden Ay’a gidilmemiş ama gidilmiş gibi yapılarak dini referanslar boşa çıkartılmıştır. Bu yüzden Dünya’ya küre denilerek toplumlar kandırılmıştır ve tabii ki dünyayı yöneten “elitlerin” aslında bizim de tam olarak bilemediğimiz gizli amaçları vardır.

Bundan Sonrası Tufan

Düz dünya fikrinin temelinde metafizik olduğunu, en azından başlangıç noktasının metafizik göndermelerle dolu olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Biraz daha abartarak söylersek DÜZ DÜNYA – KÜRE DÜNYA, aslında akıl ile metafiziğin, bilim ile dinin, şeytani ile rahmaninin, ateist ile inançlının mücadelesidir Düz Dünyacılar için. Tabii ki, böyle bir genelleme tam olarak doğru olamaz. Hem Düz Dünya hem küre dünya savunucuları arasında siyasi, sosyal, inanç ve kültürel geçişler vardır ama, iki fikrin de temelinde bu dualizmler yer alır.

DÜZ DÜNYA – KÜRE DÜNYA paradigması; modern çağda akıl, mantık ve bilimi öne çıkarmış, Orta Çağ skolastik düşüncesini yüzyıllar önce geride bıraktığını düşünen bireyin hayret ifadesi karşısında, kalben inandığı ve üzerine sonradan bina ettiği bilim ile rahmani düşünceyi birleştirip, mutlak doğru olarak kabul ettiği/etmek zorunda olduğu kutsal kitaba dayanan bilgi ile yola çıkan bireyin çarpışmasıdır.

Düz Dünya teorisini ve ona ait iddiaları okurken veya karşı savları incelerken, arkasındaki bu düşünce yapısını bilmek gerekir. Düz Dünya görüşüne ait “yerçekimi yoktur” düşüncesini, Ay ve Güneş’in Dünyanın tam üzerinde dönmesini, yasaklanan kutupları, BM logosunu ve daha başka diğer iddiaları okurken bu dualizm kesinlikle unutulmamalıdır.

Düz Dünya fikrine göre; BM logosu, yasaklanan kutuplar, bu fikrin komplocu yönüne işaret ederken, Dünya’nın üzerindeki kubbe, gidilemeyen ve asla gidilemeyecek olan uzay, bizzat Dünya’nın şeklinin düz olması, kutsal metinlerin yorumlanmasına  dayandırılır.

Düz Dünyacıların savundukları fikirleri ve karşıt savlarını[ix] veya Düz Dünyacıların ne dediklerini Flat Earth Society’den[x] veya birçok yerden okuyabilirsiniz. Ama bunların bilimsel açıdan sorgulanması hem bu yazının konusu değil, hem de uzman kişilerin artık ciddiyeti ele alıp, yapması gereken bir iştir.

Serdar TORLAK

Faydalanılan Kaynaklar
1.    https://la-terre-plate.com/
2.    www.nasa.org – NASA: National Aeronautics and Space Administration
3.    https://www.youtube.com/watch?v=06bvdFK3vVU
4.    https://www.youtube.com/watch?v=06bvdFK3vVU
5.    https://www.yenicaggazetesi.com.tr/350-kisiye-hakaretten-suc-duyurusu-226448h.htm
6.    http://www.duzdunya.org/
7.    NETFLIX Beyond the CURVE belgeseli.
8.    https://www.scienceshumaines.com
9.    Twitter www.twitter.com
10. https://khosann.com
11. https://theflatearthsociety.org/home/
12. Redddit Flat Earth https://www.reddit.com/r/flatearth/
13. http://www.kozmikanafor.com/
14. http://www.duzdunya.org/
15. https://flat-earth.blog/
16. https://www.livescience.com/24310-flat-earth-belief.html

[i] NASA: National Aeronautics and Space Administration
[ii] Dakika 8:47’den itibaren.https://www.youtube.com/watch?v=06bvdFK3vVU
[iii] https://www.youtube.com/watch?v=06bvdFK3vVU
[iv] https://www.yenicaggazetesi.com.tr/350-kisiye-hakaretten-suc-duyurusu-226448h.htm
[v] http://www.duzdunya.org/2019/02/dunyann-duz-ve-sabit-oldugunu-curutmeye.html Bu adresteki 19 madde net bir şekilde bunun bir fikir değil aksine mutlak bir doğru olduğunu söylüyor.
[vi] Türkçe’ye Çağın Gerisinde Yaşamak gibi hatalı veya kasıtlı şekilde bu küçümseyici davranışı içeren şekilde çevrildi.
[vii] https://www.scienceshumaines.com/theories-du-complot-notre-societe-est-elle-devenue-parano_fr_33953.html
[viii] @Flatcolakoglu69 3 mart tarihli tweet.
[ix] https://khosann.com/duz-dunya-teorisini-curuten-12-kanit/
[x] https://theflatearthsociety.org/home/

Dünya

Ay Antlaşması – Uzay Hukukunun Öksüz Evladı

• İçerik Üreticisi:

Bu yazıyı yaklaşık 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Birleşmiş Milletler bünyesinde kaleme alınan ve Uzay Hukukunun kaynakları arasına giren bu antlaşmanın resmi adı, “Devletlerin Ay ve Diğer Gök Cisimleri Üzerindeki Faaliyetlerini Düzenleyen Antlaşma”dır. Kısa olarak Ay Antlaşması – Moon Treaty adı ile bilinmektedir.

Soğuk Savaş’ın gölgesi Dünya üzerinde iken, peş peşe uzaya dair anlaşmalar BM tarafından uluslararası camianın oylarına sunulmuştur. Daha önceki yazılarımızda bu anlaşmaların çoğuna değindik. Ay Antlaşması’nın, bu diğer antlaşmalardan temel farkı, Dünya devletlerinin birçoğu tarafından imza edilmemiş ve kabul edilmemiş olmasıdır.

Antlaşma, Aralık 1979’da BM’ye sunulmuştur. Gerekli beş devletin imzasının Temmuz 1984’te toplanması ile de resmen yürürlüğe girmiştir. 2016 tarihi itibarı ile sadece 17 devlet tarafından onanmıştır. Kapsamlı ve tüm insanlığın çıkarlarını gözeterek kaleme alınan antlaşma, 11. maddesi yüzünden uzay yetenekli büyük devletler tarafından rağbet görmemiştir.

Ay Antlaşması

Antlaşmaya göre Ay, insanlığın ortak malıdır ve hiçbir millet yahut devlet, üzerinde tek başına hak iddia edemez.

 

Dünya devletlerinin anlaşmayı imzalamaktan çekinmesinin asıl sebebine değinmeden önce, ana hatlarıyla Ay Antlaşması hükümlerine bir göz atalım:

  • Bu antlaşma, Dünya hariç, Ay ve Güneş Sistemindeki tüm gök cisimlerini kapsar.
  • Ay ve gök cisimleri ve çevrelerindeki yörüngeler münhasıran barışçı amaçlarla kullanılır. Belirtilen bu uzay alanlarında askeri amaçlı çalışma yapılamaz, askeri üs kurulamaz, nükleer ve kitle imha silahları yerleştirilemez, bu sahalar tehdit amaçlı kullanılamaz. Ancak güvenlik ve araştırma amacıyla askeri personel bulundurulabilir.
  • Ay ve gök cisimleri insanlığın ortak malı olarak tüm devletlerin erişimine, araştırma yapmasına, istasyon kurmasına ve benzeri faaliyetlerde bulunmasına açıktır. Sayılan bu haklar engellenemez.
  • Ay ve gök cisimlerinde kurulacak üsler, buradaki laboratuvar ve cihazlar, diğer imzacı devletlerin ziyaret ve incelemelerine açık olacaktır.
  • Ay ve gök cisimlerinde yapılacak olan araştırma ve diğer faaliyetler, bunlardan elde edilen bulgu ve sonuçlar düzenli aralıklar ile BM Genel Sekreterliği’ne bildirilecektir.
  • Ay ve gök cisimlerinden getirilen örnekler, bu örnekleri getiren devletlerin mülkiyetinde olacaktır. Ancak diğer devletlerin bu örnekleri isteme ve inceleme haklarına saygı göstereceklerdir.

Ay Antlaşması bu noktaya kadar, genel geçer kapsamı, barışçıl amaç ilkesi, faaliyetlerin niteliği vb. Uzay Hukuku ilkeleri kapsamında kaleme alınmıştır. Ancak Ay Antlaşması’nın 11. maddesi ABD, Rusya, Çin gibi “Uzay Yetenekli” devletlerin bu anlaşmadan uzak kalmasına sebep olmuştur.

Ay Antlaşması madde 11 özetle der ki;

  • Bu Anlaşma hükümlerinde yansıtıldığı üzere Ay ve doğal kaynakları insanlığın ortak mirasıdır. Ay’da, kullanım ya da işgal yoluyla ya da herhangi bir başka yolla ulusal egemenlik tesis edilemez. Ay’ın yüzeyi veya alt yüzeyi, herhangi bir kısmı veya doğal kaynakları, herhangi bir Devlet, uluslararası ya da hükümetler arası veya sivil toplum kuruluşu, ulusal organizasyon veya sivil toplum kuruluşu veya herhangi bir gerçek kişinin mülkiyetinde olamaz. Ay’ın yüzeyinde veya yüzey ile bağlantılı yapılar da dahil olmak üzere Ay’ın yüzeyinde veya altındaki sahalara yerleştirilen personelin, uzay araçlarının, ekipmanların, tesislerin, istasyonların ve tesisatların varlığı, Ay üzerinde herhangi bir mülkiyet hakkı tesis etmez.
  • Ay ve gök cisimlerinden geniş çaplı ekonomik veya diğer sivil amaçlar ile yararlanma söz konusu olursa, bu durum ayrı bir işletme rejimi anlaşması ile düzenlenecektir. Temel ilke, teknik olanakları ve teknolojiyi sağlayan devletlerin haklarına ve gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçlarına özen gösterilerek, elde edilecek kazançtan BM üyesi her devletin hakkaniyetli bir biçimde yararlanmasını sağlamaktır.

Bu hüküm çerçevesinde uzay yetenekli devletlerin büyük paralar ve çaba harcayarak bir gök cisminde elde edeceği fayda ve kazancı, tüm ülkelerle paylaşmak zorunda bırakılmalarını kabul etmemeleri temelde anlaşılır bir durumdur. Peki hangi ülkeler bu antlaşmayı imzaladı ve kabul etti?

Fransa, Hindistan, Romanya ve Guatemala Ay Antlaşması’nı sadece imzalamışlar, fakat henüz onaylamamışlardır.

Avusturya, Belçika, Şili, Kazakistan, Kuveyt, Lübnan, Meksika, Fas, Hollanda, Pakistan, Peru, Filipinler, Suudi Arabistan, Uruguay, Venezuela ve TÜRKİYE bu antlaşmayı imza ya da katılma yoluyla onamışlardır ve de antlaşmaya TARAF HALİNE GELMİŞLERDİR.

Türkiye’nin katılım bildirisi linki: http://treaties.un.org/doc/Publication/CN/2012/CN.124.2012-Eng.pdf

Ay Antlaşması’nın bağlayıcılık hususu bakımından diğer uzay anlaşmalarından bir farkı bulunmamaktadır. Bu anlaşma, anlaşmayı onayan beşinci ülkenin bunu BM’ye bildirmesinden 30 gün sonra yürürlüğe girer. Antlaşmayı daha sonra onayan ülkeler için anlaşma, bu durumu bildirmelerinden 30 gün sonra geçerli olur.Bu hali ile Ay Antlaşması sadece onu onayan ülkeler tarafından bağlayıcıdır.

Hazırlayan: Yavuz Tüğen

Bu yazımız, sitemizde ilk olarak 3 Aralık 2019 tarihinde yayınlanmıştır.

Okumaya devam et

Dünya

Aurora (Kutup Işıkları) Nedir Ve Nasıl Oluşur?

• İçerik Üreticisi:

Bu yazıyı yaklaşık 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Aurora denilen görsel şölen, Güneş fırtınalarının uzaya yaymış olduğu yüklü parçacıkların Dünya’nın manyetik alanı ile etkileşmesi sonucu oluşan göz alıcı ışıklardır. “Kutup Işıkları” da denilen bu parıltılar, tarih boyunca insanları büyülemiş muhteşem ışık şovlarıdır.

Kuzey ve Güney kutup noktalarında gözlemleyebildiğimiz Auroralar, Aurora Borealis (Kuzey Işıkları) ve Aurora Australis (Güney Işıkları) olarak da bilinirler.

Auroralar nasıl oluşurlar?

Güneş rüzgarlarıyla, yıldızımızdan yaklaşık saatte 1 milyon mil hızla uzaya fırlatılan ve hayli yüksek oranlarda yüklü elektronlardan oluşan parçacıklar, Güneş’ten ayrıldıktan neredeyse 40 saat sonra Dünya’nın çekirdeğinin ürettiği manyetik güç çizgilerini izleyerek manyetosfere ulaşırlar ve atmosferde bulunan elementlerle etkileşime girerler.

Manyetik Alan

Güneş rüzgarlarının taşıdığı yüklü parçacıklar, Dünya’nın manyetik alanı tarafından saptırılarak yönlendirilir. Ancak bunların bir bölümü, manyetik alan çizgilerini takip ederek gezegenimizin manyetik kutuplarından geçer ve atmosfere ulaşır.

 

Bilim insanı Celsius, 1741 yılında Auroraların meydana getirdiği manyetik akımları, manyetik kontrolün kanıtı olarak tanımlamıştır.

Kristian Birkeland ise 1908 yılında manyetik akımın Aurora arkı boyunca bu tür partikül hareketlerinin genellikle gün ışığından karanlığa doğru, Doğu-Batı doğrultusunda hareket ettiğini savunmuştur. Bu yönlenme hareketi daha sonra “Aurorasal Elektron Hareketi” ismini almıştır (ayrıca Birkeland akımı olarak da bilinir).

1800’lü yılların sonunda, Alman gökbilimci Hermann Fritz‘in katkılarıyla Auroranın çoğunlukla “Aurorasal Bölge” de görüldüğü saptanmıştır (Aurorasal Bölge Dünya’nın manyetik kutbunun çevresinde yaklaşık 2.500 km çapında halka şeklinde bir bölgedir). Bunun dışında oluşabilecek güçlü bir manyetik fırtına, geçici olarak Aurasal ovali genişlettiğinde, nadiren ılıman enlemlerde de görülebilir.

29 Temmuz 1998 yılında THEMIS uzay sondaları ilk kez Auroralara sebep olan manyetosferik fırtınanın başlangıcını görüntülemeyi başarmıştır. Sonda, Aurorasal yoğunlaşma başlamadan 96 saniye önce manyetik temas fikrini kullanarak ölçüm yapmış ve bunun üzerine astronom Vasilis Angelopoulos “Verilerimiz ilk kez açıkça gösteriyor ki manyetik temas bu olayın tetikleyicisidir.” ifadesini kullanmıştır.

Aurora ISS

Uluslararası Uzay İstasyonu’ndan Auroraların görünüşü.

 

Büyük manyetik fırtınalar, yaklaşık olarak 11 yılda bir gerçekleşen Güneş lekesi döngüsü ile en yoğun noktalara ulaşırlar. Bu fırtınalar, takip eden 3 yıl boyunca da etkisini sürdürebilir. Aurorasal Bölgenin içinde Auroranın meydana gelme olasılığı, genel itibariyle IMF (Gezegenler arası manyetik alan) çizgilerinin eğimine, özellikle de güney yönlü olmasına bağlıdır.

Solar rüzgar (Güneş rüzgarı) partikülleri çarpışır ve Dünya’nın manyetik alan çizgileri boyunca hızlanırlar. Bu sebeple iyonize olan atmosferin üst kısımlarındaki (80 km den yukarısında) oksijen ve nitrojen atomları, bu parçacıklar tarafından uyarılırlar.

Elektron kazanan nitrojen (azot) atomları ile, uyarılan oksijen atomlarının temel enerji düzeyine dönüşümüyle foton salınımı ortaya çıkar. İşte gökyüzünde gördüğümüz Auroralar, bu fotonlardır.

Tüm bu manyetik ve elektriksel kuvvetler, sürekli kayan kombinasyonlarla birbirleri ile etkileşirler. Bu kaymalar ve akışlar, 50,000 voltta 20,000,000 ampere kadar ulaşabilen atmosferik akımlar boyunca “Aurora’nın Dansı” şeklinde görülebilmektedir.

Aurora

Kuzey kutbuna yakın görülen auroralara bir örnek. Bu fotoğrafta görülen kuzey ışıkları, çıplak gözle bu kadar belirgin görülemez. Bu fotoğraf, uzun pozlama sonucu elde edilen belirginleşmiş bir görüntüdür.

Bu göz alıcı renkler nasıl oluşmaktadır?

Auroraların renkleri, Güneş’ten rüzgarlarıyla gelen yüklü parçacıkların atmosferimizde hangi elemente ait atomla çarpıştığına ve karşı karşıya geldikleri atmosfer yüksekliğine bağlıdır. Temel olarak açıklayalım:

Oksijen: Yeşil veya kahverengimsi kırmızı, absorbe edilen enerjinin miktarına bağlı olarak 240 km yüksekliğe kadar yeşil, bunun üzerinde ise kırmızı renktedir. Oksijenin başka bir atom veya molekülle çarpışması yüksek enerjisini emecek ve temel hale geçmesine engel olacaktır. Atmosferin üstünde yüksek oranda oksijen bulunur, Bu tür çarpışmalar, seyrek olduğu için oksijen kırmızı ışık yayabilir.

240 km’den aşağıya indikçe, çarpışma olasılığı artar ve böylece kırmızı renk oluşamaz. Bunun temel sebebi, başka bir atom veya molekülle çarpışmaların, temel hale geçmesine engel olacak ve sonunda yeşil ışık yayacak olmasıdır.

Nitrojen (Azot): Mavi, veya kırmızı. Bunun dışında atom iyonize olduktan sonra tekrar elektron kazanırsa mavi ışık oluşacaktır. Yüksek enerji seviyesinden temel seviyeye geri dönüyorsa kırmızı ışık yayacaktır. 90 km yüksekliğe kadar mavi bunun üzerinde ise kırmızı ışık görülecektir.

Yazan: Ulaş AKKAYA
Düzenleyen: Sinan DUYGULU & Zafer EMECAN
Bu yazımız, sitemizde ilk olarak 14 Ocak 2018 tarihinde yayınlanmıştır.

Okumaya devam et

Dünya

Astronomide Zaman Ölçümü: Güneş Zamanı, Yıldız Zamanı ve Gün

• İçerik Üreticisi:

Bu yazıyı yaklaşık 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Yaz saati, kış saati, saatler ileri geri derken, ülkemizde son yıllarda, büyükten küçüğe herkes aslında astronomik bir olguyu konuşuyor. Saat dilimimizin değişmesi iyi mi oldu kötü mü oldu bilemeyiz ama, bu konuya istinaden, Astronomide Yerel Zaman ve değişimleri üzerine sizin için bir yazı hazırlamaya çalıştık.

Neden Dünya üzerinde her coğrafi bölgede saat aynı değil, Yerel Zaman ne demek gibi sorulara yanıt olarak aklınıza ilk başta, Dünya’nın yuvarlak olduğu ve döndüğü geliyor ise doğru yoldasınız. Dünya’nın kendi ekseninde dönen yuvarlak bir cisim olması, zamanı ölçmek için temel bir birimdir.

Günlük yaşamımızda bu dönmeyi sabit, yani çok uzun zaman sürecinde de olsa değişen temel açısal döneme hızını, değişmez ve bir turu tam olarak 24 saat kabul ederiz. Ama hassas Astronomik ölçümlerde, özellikle dönme süresi önemlidir ve dikkatli hesaplanmazsa karışıklığa sebep olur.

Göksel meridyenler, enlemler… Astronomlar zaman hesaplamalarında ve gözlemlerinde ileri matematik ile çalışırlar.

 

Bu sebeple astronomlar, Dünya’nın kendi ekseninde dönme hareketine dayanan ama yörüngedeki hareketini de hesaba katarak ve Güneş’i ya da bir yıldızı referans alarak, üç temel şekilde zaman ölçü birimlerini saptarlar.

  • Yıldız Zamanı: Bir Yıldız Günü, ilkbahar noktasının bir gözlemcinin göksel meridyeninden peşi sıra geçişi arasındaki zaman aralığı olarak tanımlanır ve 24 Yıldız Zamanı Saatine eşittir. İlkbahar Noktası, Güneş’in görünen yıllık deviniminde gök eşleği(gök ekvatoru) ile tutulumun kesim noktalarından biri olarak özetlenebilir.
equinox

Vernal Equinox; İlkbahar Noktası

 

İlkbahar noktası, gözlemcinin görsel meridyeninde bulunduğu zaman o yerdeki yıldız zamanı 0h’dir. Bu tanım, her gözlemcinin Dünya’dan uzaya baktığı konum aynı olmadığı için yani, göksel meridyenleri farklı olduğu için yersel kabul edilir, bu farktan ötürü de bir yıldızın iki gözlem yerine ait saat açıları farkı, bu yerlerin boylam farkına eşittir.

Saat açısı kısaca, gözlenen yıldızın saat çemberinin, gözlem yerinin göksel meridyenine göre, batı yönünde yaptığı açı olarak tanımlanabilir.

Yıldız günü uzunluğu, ilkbahar noktasının aynı göksel meridyenden peşi sıra geçişindeki sürenin 1/120 saniyelik farkından dolayı, uzun vadede değişiklik gösterir.

  • Gerçek Güneş Zamanı: Güneş’in, bir gözlem yerine ait saat açısına, o yerdeki Gerçek Gözlem Zamanı denmektedir. Güneş, o yerin göksel meridyeninde bulunduğu anda, o yerde Gerçek Öğle Zamanı olduğu kabul edilir. Temel olarak, Dünya’nın Güneş etrafındaki eliptik yörüngesinde sabit hızla hareket etmemesinden, Gerçek Güneş Gününün uzunluğu sabit olmayıp mevsimden mevsime değişmektedir. Bu değişimler de hesaplamalarda Astronomlar tarafından göz önünde bulundurulmak durumundadır.
  • Ortalama Güneş Zamanı: Bütün bu bahsedilen düzensiz hareketler Astronomları teorik, gerçekte olmayan, düzenli hareket eden bir Güneş tanımlamaya yöneltmiştir. Ortalama Güneş diye anılan bu sanal Güneş’in, 21 Mart’ta tam İlkbahar Noktasında bulunduğu, gök ekvatoru üzerinde de düzenli hareket ettiği kabul edilir.

İşte bu Ortalama Güneş’in saat açısına Ortalama Güneş zamanı denir ve gözlemcinin göksel meridyeninden peşi sıra geçişi arasında kalan zamana bir Ortalama Güneş Günü denir.

Ve nihayetinde, Ortalama Güneş ve Ortalama Güneş Zamanı bizi günlük hayatta kullandığımız Takvim Zamanı’na götürür. Takvim Zamanı’nda Ortalama Güneş Zamanı’na göre çalışan bir saat, ortalama gece yarısında 0h’yi gösterir ve bizim için yeni bir takvim günü başlar. Takvimin Zamanı’nın bölgesel olarak özelleşmesi ise coğrafi konumlarla ilişkilidir.

Türkiye’de Yaz ve Kış Saati Uygulaması

Dünya üzerinde, Greenwich başlangıç meridyeninden itibaren, eşit aralıklı, 24 tane standart meridyen ve bunlar yardımı ile de 24 saat dilimi tanımlanmıştır. Buna göre, komşu iki meridyen arasındaki açı 15 derecedir. Bir standart meridyenin 7 dakika 15 derece sağından ve solundan geçen meridyenlerle sınırlanan bölgeye o standart meridyene ait Saat Dilimi denir. Aynı saat diliminde bulunan yerler aynı Ortalama Güneş Zamanı’nı kullanır ve bu zamana Bölge Zamanı (Yerel Zaman) denir.

Greenwich, başlangıç meridyeni ile tanımlanan bölge zamanı için Genel Zaman (Universal Time=U.T) terimi kullanılır.

turkey

Türkiye’den biri İzmit civarından olmak üzere, 30 derecelik doğu standart meridyeni, diğeri de Erzurum civarından olmak üzere, 45 derecelik doğu standart meridyeni geçmektedir.

Ülkemizden iki standart meridyen geçtiğinden, 1972 yılından 2016 yılına kadar Türkiye Bölge Zamanı saati, kış ayları için genel saati gösteren saatten 2 saat ileri, yaz ayları için genel saati gösteren saatten 3 saat ileri olacak şekilde kullanılmıştır.

8 Eylül 2016 itibariyle de Türkiye Bölgesel Zamanımız, 45 derecelik doğu standart meridyeni hesaplamalarıyla, genel saati gösteren saatten 3 saat ileri olacak şekilde 29825 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 07/09/2016 tarihli 2016/9154 sayılı Bakanlar Kurulu Kararnamesine göre kalıcı hale gelmiştir. Eh, ne diyelim, güle güle kullanalım. 🙂

Hazırlayan: Büşra Özşahin

Kaynak: Genel Astronomi, S.Karaali, 1999

Okumaya devam et

Dünya

Kitlesel Yok Oluşlar

• İçerik Üreticisi:

Bu yazıyı yaklaşık 7 dakikada okuyabilirsiniz.

Yine iç açıcı bir konuyla karşınızdayız. Bu yazımızda güzelim Dünyamızın belini büken, tam da yeni yeni türemeye ve yayılmaya başlamış  bazı türleri yok eden, bazılarını ise yeni baştan ve bambaşka şekillerde tekrar ortaya çıkmasına vesile olmuş “Kitlesel Yok Oluşlar”dan bahsedeceğiz.

Kitlesel Yok Oluş olağan dışı çok sayıda türün aynı anda ya da sınırlı bir zaman dilimi içinde ortadan kalktığı Dünya tarihi dönemlerine denir.

Dünya üzerinde canlı yaşamı baş gösterdiğinden beri farklı farklı türler güzel gezegenimize varlıklarıyla renk katmıştır. Fakat ne yazıktır ki bazı türler, daha modern insan olan Homo Sapiens ile bile tanışamadan tarih sahnesinden silinmiştir. Bunların sebepleri ise davetsizce gezegenimize yönelip atmosferin yok edemeyeceği kadar büyük olduğu için Dünya’ya çarpan çok büyük “meteoroid”ler olabileceği gibi, Dünya atmosferindeki değişimler gibi uzun süreli doğal felaketler de olabilir. Meteor çarpması ile kısa sürede gerçekleşen yok oluş, atmosferik sebeplerle olursa çok milyon yılları kapsayabilir.

  • Kretase – Tersiyer Yok Oluşu

O devasa ve korkunç dinozorların günümüzde sadece çocukların elindeki sevimli oyuncaklardan ibaret olması 66 milyon yıl önce yaşanan Kretase yok oluşuna bağlanmaktadır. Bu felaketin sebebinin, tam olarak kanıtlanamamış olmakla birlikte Meksika’nın Yucatan bölgesine düşen bir meteor olduğu düşünülmektedir. Bu meteorun çapı 10 km ve meydana getirdiği kraterin çapı da yaklaşık 180 km genişliğindedir.

Bu yok oluş öyle devasa boyutlardaydı ki yeryüzü evrelerinden Mezozoik dönemi bitirmiş ve Senozoik dönemi başlatmıştır. Mezozoikin son zamanı Kretase, Senozoikin ilk zamanı Tersiyerdir. Yeryüzünün 200 milyon yıldır en baskın canlıları olan dinazorlar ve bir çok sürüngen türü tarihe karışmıştır.

Ayrıca ilkel kuşların bir çoğu, bir çok omurgasız deniz canlısı ve plankton türlerinin çoğu da tarihin tozlu raflarında yerini almıştır. Kara bitkilerinin %35’i, tüm canlı türlerinin ise yaklaşık %70’i bu felaketten paçayı sıyıramamıştır. Çiçekli bitkililer, kertenkele, yılan ve timsah gibi sürüngenlerin yanı sıra bazı küçük ilkel memeliler bu felaketten kurtulmayı başarmışlardır.

Ayrıca bu felaket ile aynı zamanlarda faaliyete geçen (göktaşının etkisi ile olsa gerek) Hindistan’daki bir yanardağın atmosfere yaydığı gazların da yıkıma katkısı olduğu tahmin edilmektedir.

Bahsi geçen göktaşı beraberinde, dünyada çok nadir bulunan İridyumdan bol miktarda getirmiştir.

  • Permiyen – Triyas Yok Oluşu

Bazı çevrelerce “Büyük Ölüm” ya da “Büyük Yok Oluş” olarak da adlandırılır. 251 milyon yıl kadar önce meydana gelmiş Paleozoik ve Mezozoik dönemlerin haricinde Permiyen ve Triyas jeolojik dönemleri arasında geçisi başlatan bir kitlesel yok oluş olayıdır. Bu yok oluş olayı sayesinde karadaki omurgalı türlerinin %70’i, tüm türlerin ise %96’sı yok olmuştur. Dünya’da meydana gelen en şiddetli yok oluş olarak bilinir.

Bir diğer özelliği de böceklere etki eden tek yok oluş olayı olmasıdır. Bazı ailelerin %57’si yok olurken tüm cinslerin ise %83’ü ölmüştür. Bu olay biyoçeşitliliğe büyük bir darbe vurmuş, Dünya’nın kendine gelmesi, üzerindeki yaşamın kendini toparlaması diğer yok oluşlara kıyasla daha uzun sürmüştür.

Bu yok oluşun gerçekleşmesi milyonlarca yıl sürmüştür. Nedenlerine dair çeşitli teoriler ortaya atılmıştır. Bu teorilerden birine göre, daha önceden yavaş yavaş gerçekleşmeye başlayan bazı çevresel değişimlerin yanı sıra, aynı dönemlere denk gelen bir yıkımsal felaketin yok oluşu hızlandırdığı düşünülmektedir. Bu yıkımsal felaket, bol miktarda meteorun çarpması, bazalt seli patlamaları, denizlerdeki oksijenin oranının değişikliği, deniz seviyesinin gerilemesi, volkanik patlamalar veya bunların birden fazlasının birlikte görülmesi olabilir.

Küresel soğuma bu yok oluşu açıklamak üzere önerilen diğer  görüşlerden biri. Gondvana kıtası üzerindeki buzullaşmanın Ordovisyen ve Devoniyende olduğu gibi yok oluşa neden olmuş olabileceğini ileri süren bilim adamları da var. Yaygın buzullaşma, deniz seviyesinde bir düşüşe, küresel soğumaya ve iklimsel değişimlere yol açarak yok oluşa neden olmuş olabilir.

Bugün dünya üzerinde yaşamını sürdüren tüm türler, Permiyen-Triyas yok oluşundan kurtulabilen %4’lük kısımda olan türlerden türemiştir.

  • Geç Devoniyen Yok Oluşu

359 milyon yıl önce Dünya üzerindeki tüm türlerin üçte ikisi, Devonian’ın Geç Devoniyen Kitlesel Yok Oluşu ile yok oldu. En yaygın görüşe göre tek bir olay ile değil de milyonlarca yıllık bir dizi felaketten sonra bu yok oluş gerçekleşmiş olabilir.

En kötü etkilenenler sığ denizlerdeki yaşam türleriydi. Resifler,  yeni mercan türleri 100 milyon yıl sonra ortaya çıkıncaya kadar eski ihtişamlarına geri dönmemek üzere kayboldu. Aslında, deniz yatağının büyük kısmı neredeyse oksijensiz kalmış, bakteriler haricindeki canlılar için yaşanabilir olmaktan çıkmıştı. Deniz seviyesinde meydana gelen değişiklikler, asteroid etkileri, iklim değişikliği ve toprağa karışan yeni tür bitkiler bu yok oluşlardan sorumlu tutuldu.

  • Ordovisyen – Silüryen Yok Oluşu

Dünya tarihinin üçüncü en büyük yok oluşu olan Ordovisiyen-Silüriyatik kitlesel yokoluş, gerçekleştiği yüzbinlerce yıl içerisinde iki kere yok oluşlar açısından tavan yapmıştı. Ordovisyen dönem sırasında yeryüzündeki hayatın çoğu suda yaşıyordu. Bunlar trilobitler, brachiopodlar ve graptolitler gibi deniz canlılarıydı.

443 milyon yıl önce vuku bulan bu yok oluştan dolayı toplamda, deniz hayatının yaklaşık %85’i yok oldu. Yaşanan bir buzul çağının yok oluşlardan sorumlu olduğuna dair görüşler ağırlıkta. Bu görüşe göre güney yarımkürede büyük bir buz tabakası, iklim değişikliğine ve deniz seviyesinde bir düşüşe neden oldu, böylece okyanusların kimyası da haliyle alt üst oldu.

  • Triyas – Jura Yok Oluşu

Triyas döneminin son 18 milyon yıllık döneminde, ikiye katlanan etkileri ile Trias-Jura kitlesel yokoluş olayını yaratan iki veya üç aşamalı yok oluş vardı. İklim değişiklikleri, sel felaketleri ve bir asteroid etkisi bu yaşam kaybından sorumlu tutuldu. Çok sayıda deniz sürüngenleri, bazı büyük amfibiler, resifleri oluşturan bir çok canlı ve çok sayıda yumuşakça da dahil olmak üzere pek çok hayvan öldü. O dönemde hayatta olan bütün türlerin yaklaşık yarısı yok oldu. Garip bir şekilde, bitkiler o kadar da etkilenmemişti.

Yazının bundan sonraki kısmı toplumsal mesaj içerir… 🙂

Bunca felaketten sağ çıkabilmiş türler ve onların torunları olarak güzel dünyamızı tüm canlı türlerine ait bir yer olarak görelim. Hayvanları ve doğayı sevelim, sevelim sevilelim… Bilimle ve Sevgiyle kalın…

Hazırlayan: Hakan Cibelik

Kaynakça:

1) Jin YG, Wang Y, Wang W, Shang QH, Cao CQ, Erwin DH (2000). “Pattern of Marine Mass Extinction Near the Permian–Triassic Boundary in South China”. Science 289(5478): 432–436.
2) Erwin, D.H (1993). The Great Paleozoic Crisis: Life and Death in the Permian. New York: Columbia University Press.
3) Benton M J (2005). When life nearly died: the greatest mass extinction of all time. London: Thames & Hudson.
4) Sahney S and Benton M.J (2008). “Recovery from the most profound mass extinction of all time” (PDF). Proceedings of the Royal Society: Biological 275 (1636): 759–765.
5) Labandeira CC, Sepkoski JJ (1993). “Insect diversity in the fossil record”. Science 261 (5119): 310–315.
6) Sole RV, Newman M (2003). “Extinctions and Biodiversity in the Fossil Record”. Encyclopedia of Global Environmental Change, The Earth System – Biological and Ecological Dimensions of Global Environmental Change (Volume 2). New York: Canadell JG, Mooney, HA. s. 297–391
7) Yin H, Zhang K, Tong J, Yang Z, Wu S. “The Global Stratotype Section and Point (GSSP) of the Permian-Triassic Boundary”. Episodes 24 (2): 102–114.
8) Yin HF, Sweets WC, Yang ZY, Dickins JM (1992). “Permo-Triassic events in the eastern Tethys–an overview”. Sweet WC. Permo-Triassic events in the eastern Tethys: stratigraphy, classification, and relations with the western Tethys. Cambridge, UK: Cambridge University Press. ss. 1–7
9) Tanner LH, Lucas SG & Chapman MG (2004). “Assessing the record and causes of Late Triassic extinctions” (PDF). Earth-Science Reviews 65 (1–2): 103–139.
10) http://www.bbc.co.uk/nature/extinction_events/

Okumaya devam et

Çok Okunanlar