Connect with us

Kozmik Anafor Arşivi

Ege Üniversitesi’nde Homeopati Rezilliği

Bu yazıyı yaklaşık 7 dakikada okuyabilirsiniz.

Biz bir astronomi platformuyuyuz. Dolayısıyla homeopati denilen ve bilimsel hiçbir geçerliliği olmayan, batı ülkelerinde üniversitelerde yerden yere vurulan bir sahtekarlık hakkında yazmamız olağan değil. Ancak, konu hakkında konuşmamızı gerektiren çok önemli bir şey var ki, o da konunun köklü ve saygın bir üniversitemizle ilintili hale gelmesi.

Öncelikle homeopatinin ne olduğuna bakalım

Hani sokaklarda bazen dolaşırken görürsünüz; “Bel Fıtığı Tedavisi 0532 xxx xx xx” şeklinde duvar yazılarını. İşte bu duvar yazıları, bilimsellikten son derece uzak ve hiçbir güvenilirliği olmayan biçimde “fıtık tedavisi” yapan kişilere aittir. Yakın bir zamana kadar bu fıtık tedavisi yaptığı iddiasında olan kişiler Türkiye’de el üstünde tutuluyordu. Gazetelerde yaptıkları iyi birşeymiş gibi haberleri yayınlanıyor, televizyon programlarına çıkarılıyorlardı. Neyse ki geç de olsa tıp dünyası, üniversitelerimiz ve basınımız bunların gerçek yüzünü gördü ve artık ortalıkta at koşturamıyorlar.

belfitigi

Bel fıtığı (veya bel ağrısı) düşük oranda da olsa kendi kendine iyileşebilir. Yani, her 100 kişiden birkaçının bel ağrıları bir süre sonra kendiliğinden kaybolacaktır.

 

Peki kimseye zararı olmayan fıtık tedavicilerinin üzerine niye gidiyorduk? Hepsi birçok hastasını “tedavi ettim” diye örnek gösteriyordu. Hatta çevrenizde bunlara gidip de tedavi olduğunu söyleyenler dahi vardır. Doğrudur, bu kişilere gidip “iyileşenler” var (!) Niçin mi var? Çünkü bel fıtığının kendi kendine hiçbir şey yapmadan iyileşme şansı vardır ve bu kayda değer bir ihtimaldir. Yani, bu kişilere 100 hasta gitse, 2-3 tanesi “sözde tedavi” sonunda sağlığına kavuşur. İşte bu sahtekarlar da, yanlarında “iyileşmiş” kişileri ekrana çıkartıp “tedavi ettim” diye dolaşırlardı. Peki tedavinin hiçbir faydasını görmeyen yüzlerce kişi? Onlardan söz edilmezdi elbette. Bu sahtekarların hiçbiri; “kaç kişiyi tedavi ettiniz ve başarı oranınız yüzde kaç” sorusuna cevap veremezdi. Hatta, “tıbbi tedavi görenlerle sizin uyguladığınız tedavi arasında iyileşme oranı açısından ne fark var?” sorusunu bile cevaplayamazlardı. Çünkü, tıbbi tedavi yöntemleriyle kıyasladığınızda tedavi oranları yerlerde sürünüyordu.

Ek bilgi: Bel fıtığının “tıbbi yollarla” hastanede tedavi oranı %90 civarındadır. Ameliyat yoluyla bu oran %98’e kadar çıkar. Kendi kendine hiçbir tedavi uygulanmadan iyileşme oranı ise %1-3 arasıdır. Bilim size “net” oranlar verir. Afaki cümlelerle konuyu geçiştirmez. 

Homeopati de benzer bir tedavi yöntemidir. Homeopatlar şunu yapıyor: Bir miktar su alıp içine “kendilerince” etken bir madde koyuyorlar (bu genelde arsenik oluyor ama, “tedaviye göre” değişiyor. Deniz tutmasına karşı “gemi batığı kıymığı” dahi koyuyorlar). Ardından bu karışımı çok büyük oranda su ile karıştırıp seyreltiyorlar. Öyle ki, tedavi için sözde hastalarına verdikleri seyreltilmiş dozajın içinde “etken madde”den nereyse hiç kalmıyor. Hiç derken şaka yapmıyoruz, 1-2 atom molekülü bile ya var, ya da yok hale geliyor o suda. Ama bu insanlara göre; “suyun hafızası var” ve bu da tedavi için yeterli.

front-homeopati

Homeopati ile sözde tedavi gerçekleştirenler, tıpkı astrologlar gibi “süslü püslü” new age tarzı görsellerle yaptıkları işin reklamını yapmaya bayılırlar. Bu resimde papatyalar içindeki o ilacın ne papatya ile, ne de başka bir çiçekle ilgisi bulunmuyor oysa.

 

Homeopati denilen zırvalık, şimdiye kadar yapılan bütün klinik testlerde sınıfta kalmış durumda. Bir işe yaradığına dair 1 (bir) tane bile bilimsel araştırma bulunmuyor. Bütün kontrollü deneylerde “placebo” karşısında çuvallıyor.

Placebo nedir peki?

Placebo, “sahte ilaç”tır. Bir gerçek şudur ki, insan vücudu “tedavi olduğunu düşündüğünde” bazı rahatsızlıkların etkileri yok olur. Örneğin, fizyolojik sebepleri olmayan baş ağrıları, mide bulantıları, halsizlikler, psikolojik sorunlar kişinin tedavi gördüğüne ve iyileşeceğine inandığında geçebilir. İşte buna da “placebo etkisi” denilir.

Placebo testi; bir ilacın tedavi etkenliğini kontrol etmek için kullanılan temel test aşamalarından, hatta en basitlerinden biridir. Şöyle ki; bir ilaç veya tedavi yöntemi geliştirildiğinde bunun deneneceği bir test grubu seçilir. Yine başka bir test grubu daha seçilir ve o kişilere “size iyi gelecek şu ilacı vereceğiz” diyerek habersizce sahte ilaç verilir. Bu sahte ilaç, şeker bile olabilir.

Test grubu üzerinde yapılan deney sonunda, sahte ilaç almış olanlar ile, geliştirilen ilacı almış olanlar arasında “kendini daha iyi hissedenler” oranlanır. Örneğin; “sahte ilacı alanların %25’i olumlu gelişme göstermişken, x ilacını alanlarda olumlu gelişme oranı %55 olmuştur” gibi. Bu testler, yeterli örneklem sayısına ulaşana ve istatistiksel güvenilirliğe ulaşana kadar defalarca tekrarlanır. Ardında ilacın placebo’ya karşı daha etkili olduğu görülür, oldukça uzun yıllar süren başka birçok testten de geçer(se), onay verilir ve satışa sunulur.

placeba-ilac

Etkinliği placebo karşısında bile sınanamayan bir tedavi yönteminin ciddiye alınmasını beklemek ile, “uzaylılar tarafından kaçırıldım” demek arasında hiçbir fark yoktur.

 

Ancak, Homeopati tedavisi ile uğraşanların böyle bir derdi bulunmuyor. “Verdiğimiz ilacın zararı yok nasılsa” diyerek hiçbir yararı olmadığı halde satmaya devam ediyorlar. Bakın birşey dikkatinizi çekmiş olmalı: “satmaya devam ediyorlar” diyoruz. Çünkü bu sözde ilacı satıyorlar ve para kazanıyorlar. Yukarıda verdiğimiz bel fıtığı ve placebo örneklerinde olduğu gibi satın alıp parasını kaptıranlardan bir kısmı iyileşiyor ve bu iyileşenleri “bakın, turp gibi yaptık hastalarımızı” diye örnekliyorlar.

Niye Türkiye’de Homeopati bu kadar ciddiye alındı ve üniversitede kongre bile düzenleyebiliyorlar?

Bütün gelişmiş ülkelerde dışlanıp neredeyse “dolandırıcı” sınıfına sokulmak üzere olan bu tedavi yöntemi elbette artık oralarda tutunamıyor. Üniversitelere giremiyorlar, tıp otoriteleri tarafından ciddiye alınmıyorlar, alay konusu oluyorlar. Ne yapmalarını bekliyorsunuz peki homeopatların?

Evet tahmin ettiniz. Üçüncü Dünya ülkelerine “hicret” ediyorlar. Gerçekler anlaşılana kadar, kendi ülkelerinde toplayamadıkları parayı ve görmedikleri itibarı buralarda arıyorlar. İşte, Ege Üniversitesi ve kimi diğer üniversitelerimizde “bol para karşılığı” verdikleri seminer ve kongrelerin sebebi de bu. Peki gerçekler böylesine bariz bir şekilde kör gözüm parmağına ortada iken, bu sözde tedavi yöntemi niye revaçta? Sebebi basit; iyi para getiriyor. Bakın, hiçbir işe yaramayan bir kutu sözde ilaç 60 tl’ye satılıyor. Bir de size o ilacı tavsiye edecek olan homeopat denilen sözde doktora vereceğiniz parayı hesaplayın.

homeopati57874

Boynuna steteskop takmış “doktor görünümlü” birinin size homeopati önermesi, uyguladığı tedavinin bilimsel olduğu veya bir fayda göreceğiniz anlamına gelmiyor. Paranızı bunlara kaptırmayın…

 

Homeopati dolandırıcılarının “bilimsel görünümleriyle” ülkemize akın ediyor olmaları bizi üzüyor elbette. Ama Türkiye akademik camiası tarafından ciddiye alınmaları daha da fazla üzüyor. En çok da üzüldüğümüz ne biliyor musunuz? Şu bizim bel fıtığı tedavisi yaptığını iddia edip şimdilerde ciddiye alınmayanlara içimiz gidiyor. Keşke duvarlara telefon numarası yazacaklarına yaptıkları tedavinin ismini “Belopati” falan koysalardı da, “bilimsel” görünselerdi. Vizyonsuzluk işte, madem sahtekarlık yapıyorsun, bari bilimsel görünmeye çalış değil mi?

Homeopatlar bunu yapıyor işte, bilimsel görünüyorlar. Bol bol süslü ama anlamsız cümle kullanıyorlar. Elit takılıyorlar, bakımlı geziyorlar, şık giyiniyorlar, gösterişliler. Kongreler düzenleyip seminerler (tabi ki parayla, bedava yok) veriyorlar. Hatta ve hatta, kaz gelecek yerden tavuğu da gerekirse esirgemiyorlar.

Umarız bu homeopati çılgınlığı ve ülkemize akın eden sahtekarların tez zamanda sonu gelir de, akademik camiamız silkelenir, toparlanır, bir daha böylesi sahte bilim şarlatanlarından uzakta durur.

Homeopati’nin ne denli geçersiz bir sözde tedavi şekli olduğu hakkında daha detaylı bilgi almak için Yalansavar’da yayınlanan şu yazıyı okuyabilirsiniz. Hatta işin daha da acıklı yönü için, bu yazıyı okumanızı da tavsiye ederiz.

Yaşanan bu akademik ayıba dur demek istiyorsanız eğer, düzenlenen imza kampanyasına desteğinizi bekliyoruz.

Kozmik Anafor Ekibi

Kozmik Anafor Arşivi

Video: Gökalp Gönen İle Animasyon ve CGI

• İçerik Üreticisi:

Bu yazıyı yaklaşık 1 dakikada okuyabilirsiniz.

Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbirliği içinde hazırladığımız “Meğer Hepsi Kurguymuş” isimli programımızda; Pentagram’ın Sur klibindeki kısa animasyon filmi ile geniş bir tanınırlığa kavuşan Gökalp Gönen konuğumuz oldu…

Gökalp Gönen, dünya çapında Avarya gibi başarılı animasyon filmlerine imza atan, çok sayıda uluslararası ödüle sahip başarılı bir yönetmen ve animasyon sanatçısıdır. Nurcan Seven ve Ümit Çakır moderatörlüğündeki programımızın Youtube videosunu, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz.

Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor Astronomi Platformu olarak, her zaman popüler bilim platformlarının işbirliği içinde olmasının, ülkemizde bilimin tüm halk tabanında yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin BilimfiliGerçek BilimAçık Bilim,  Gelecek Bilimde ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi popüler bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz.

Unutmayın, popüler bilim platformları ve bilim insanları, birbirleriyle işbirliği içinde olmazlar, yalnız başlarına hareket etmeyi tercih ederlerse, ülkemizde bilim halk tabanında yeterince yaygınlaşamaz ve değer göremez!

Hypatia Bilim‘i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke,
Kozmik Anafor‘u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz.

Okumaya devam et

Güneş Sistemi

Maat Mons, Venüs’teki Dev Volkan

• İçerik Üreticisi:

Bu yazıyı yaklaşık 2 dakikada okuyabilirsiniz.

Maat Mons, Venüs’teki en yüksek ikinci dağdır. Onu Venüs’ün diğer yüksek dağlarından ayıran şey ise, gezegenin en yüksek yanardağı olmasıdır.

Venüs’ün atmosferi kalın bulutlarla kaplıdır. Bu nedenle yörüngeden yüzeyinin görüntülenebilmesi mümkün değildir. Ancak, 1990’lı yıllarda Magellan Uzay Aracı sayesinde, yüksek çözünürlüklü radar görüntüleri ile kalın Venüs bulutlarını yarıp geçerek gezegenin ilginç yüzey oluşumlarını inceleme fırsatını elde etmiş olduk.

Venüs yüzeyinde bilinen en belirgin oluşumlar, hiç kuşkusuz ki volkanlardır. Gezegen üzerinde 1.100 den fazla volkan oluşumu olduğunu biliyoruz. Henüz onların hala etkin birer yanardağ olup olmadıkları ile ilgili kesin bir kanıya sahip olmasak da, bu oluşumların Venüs yüzey şekillerini son 300 ile 500 Milyon yıl öncesine kadar önemli ölçüde değiştirdiklerinden eminiz.

Üstteki fotoğrafta yer alan bu üç boyutlu görüntü, Venüs’ün bilinen en büyük volkanı olan Maat Mons yanardağına ait. Macellan Sondasından alınan radar görüntülerini ve Venüs yükseklik verilerini birleştiren gökbilimciler, sonuçta bu üç boyutlu Venüs volkan yapısı görüntüsünü oluşturmayı başardılar.

İsmini Eski Mısır’ın adalet ve doğruluk tanrısı Maat’dan alan bu volkan oluşumu, yaklaşık 395 km çapa ve yüzeyden yaklaşık 8 km yüksekliğe sahip. Görselde Maat Mons’u, zirvesinden 560 km uzakta ve yerden yaklaşık 1,6 km yukarıdaki bir bakış noktasından görüyoruz. Ön tarafta görmüş olduğumuz oluşumlar, katılaşmış lav akıntılarıyla kısmen kapalı duruma gelmiş ve ciddi oranda parçalanmış ovalardır.

Araştırmalar, Maat Mons’un zirvesinden lav akış izleri olduğunu gösteriyor. Bu da volkanın nispeten yeni bir tarihte patladığının, hala aktif bir volkan olduğunun işareti olarak niteleniyor. Yine de, radar verileri ile bu görüşü doğrulamak mümkün değil. Dünya’ya yakın büyüklük ve kütlesiyle Venüs’ün jeolojik olarak hala aktif bir gezegen olduğuna eminiz ancak, tüm atmosferini kaplayan bulutların görünür ışık dalga boyunda gözleme izin vermemesi nedeniyle kesin bir kanıta şimdilik ulaşamıyoruz.

Hazırlayan: Sinan DUYGULU

https://www.lpi.usra.edu/meetings/lpsc1994/pdf/1475.pdf
https://photojournal.jpl.nasa.gov/catalog/PIA00106

Okumaya devam et

Fizik / Astrofizik

Negatif Enerji ve Negatif Kütleli Madde Nedir?

• İçerik Üreticisi:

Bu yazıyı yaklaşık 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Negatif enerji ve negatif kütle, özellikle “warp sürüşü” veya “solucan deliği” gibi kavramların konuşulduğu ortamlarda sıklıkla dile getiriliyor.

Bu kavramların gerçekliği her ne kadar tartışmalı olsa ve bilim insanlarının büyük kısmı tarafından spekülasyon olarak görülse de, ne olup olmadıklarını açıklamak gerektiğini düşündük.

Negatif Kütleli Madde

Negatif kütleli madde denildiğinde çoğumuzun aklına Antimadde ya da Karanlık Madde geliyor. Ancak, bunlarla karıştırmayınız. Teorik fizikte, negatif kütle sahibi madde, 0 ağırlıktan daha düşük kütleye sahip, “hiçbir şeyden daha hafif” diye tabir edebileceğimiz ve kütle çekimi tarafından çekilmeyen tersine itilen spekülatif bir egzotik maddedir.

Bir ya da daha fazla enerji durumunu ihlal eder. Bir tartı üzerine koyarsanız tartıya ters basınç uygular ve -10 kg gibi bir sonuç görürsünüz. Eğer evrende negatif kütleli egzotik madde çeşitleri varsa, gezegenlerin, yıldızların hatta galaksilerin kütle çekimleri tarafından çok uzaklara itilmiş ve belki de hiçbir zaman ulaşamayacağımız galaksiler arası derin uzayda bulunuyor olabilirler.

Peki fizik kanunlarını ihlal ediyorsa nasıl gerçek olabilecekmiş gibi konuşabiliyoruz? Böyle bir şeyin bizim evrenimizde bulunmaması gerekmez mi? Katı haldeki negatif kütleli madde, ancak “mükemmel sıvı” diye tabir edilen bir halde negatif kütle sahibi maddede bulunabilir.

Kanada, Montreal Üniversitesi’ndeki kozmologlar Saoussen Mbarek ve Manu Paranjape mükemmel sıvı haldeki negatif kütle sahibi bir maddenin hiçbir enerji durumunu ihlal etmediğini açığa çıkardı. Gereken tek şey, bu maddeyi Big Bang esnasında üretmiş olabilecek bir mekanizma. Kısacası şu anda böyle bir maddenin gerçekliğini ne inkar edip imkansız diyebilecek ne de onaylayabilecek bir durumdayız.

Negatif enerji

Negatif enerji, adından da anlaşılacağı üzere eksi değerleri olan enerji seviyelerine denir. Karanlık Enerji ile karıştırmayınız. Tamamen kuramsal olan negatif kütleli madde, aksine negatif enerji çeşitli kuantum durumlarında stabil olmayan şekilde mümkün olabiliyor.

Bununla birlikte karakteristik olarak negatif enerjiye oldukça benzeyen ancak negatif enerji sayılmayan ve çok küçük ölçeklerde gerçekleşen Casimir etkisinden de bahsedelim. 1933’te Hendrik Casimir, Kuantum Teorisi’nin kanunlarını kullanarak garip bir öngörüde bulundu. Casimire göre; (alttaki resimde görülen) vakum içerisindeki iki adet paralel, yüksüz metal plaka birbirlerini itecekti.

Normalde yüksüz olan bu plakaların sabit durması gerekmekteydi ancak bu iki plaka arasındaki vakum boş değildi, gerçekliğe giriş, çıkış yapan sanal parçacıklar ile doluydu. Bu noktada sanal parçacıklarla ilgili yazımıza göz atmanız faydalı olacaktır. (Bkz. Belirsizlik ve Kuantum Dalgalanmaları)

Bu vakum, çok kısa ömürlü elektronların ve pozitronların ortaya çıkıp birbirlerini imha ederek yok olduğu kuantum aktiviteleri ile doludur. Normalde bu yoktan var olan ufak madde-antimadde olayları Enerjinin Korunumu Kanunu’nu ihlal ediyor gibi görünse de; belirsizlik ilkesi sebebiyle bu küçük patlamalar inanılmaz ölçüde kısa ömürlü olup, net enerjide değişikliğe sebep olmamaktadır. Böylece Casimir bu kısa ömürlü olayların plakalar arası vakumda bir basınç yaratacağını ve bu basıncın plakaları iteceğini keşfetti. Normalde bu plakalar birbirinden uzakken bu etki gerçekleşmezken, plakalar yaklaştırıldıkça aralarında bu enerji açığa çıkmaya başlar.

Bu enerji 1948’de laboratuvarda, Casimir’in öngördüğü gibi gözlemlendi. Bu enerjiyi ölçmek için inanılmaz hassas ve sanat eseri sayılabilecek ekipman gerektiğinden, 1996’da ilk hassas ölçüm yapıldığında bu etkiden kaynaklanan basıncın bir karıncanın ağırlığının 30 binde 1’i kadar olduğu bulundu. Tahmin ettiğiniz gibi uzay-zamanı bükmek için çok yeterli değil.

Negatif enerjiye başka bir örnek de, kara deliklerin buharlaşma sürecinde açığa çıkan ve Hawking radyasyonu mekanizması sırasında oluşan kısa ömürlü sanal parçacıklar verilebilir.

Hazırlayan: Berkan Alptekin

Okumaya devam et

Kozmik Anafor Arşivi

Fantastik Uzay Projeleri: Yıldız Motoru

• İçerik Üreticisi:

Bu yazıyı yaklaşık 8 dakikada okuyabilirsiniz.

Görünen o ki insanlık Ay’dan sonra Mars’ı da gözüne kestirdi. Önümüzdeki 10 yıllık süreç, bu konuda çok ciddi gelişmeler gösterecek gibi duruyor. Tabii Mars ile de kalınmayacak, eğer kendi türümüzü yok etmezsek, 21. Yüzyıl sona ermeden Güneş Sistemi’nin pek çok noktası muhtemelen insan oğlunun ulaştığı yerler haline gelecek. Peki ya bunun da sonrası? Bir yıldız motoru yapıp yıldızımızla birlikte yolculuğa çıkmak mı?

Başka yıldızlara gitmeye çalışacak uzak gelecekteki torunlarımız. Ama bu huzur dolu yuvamızı, biricik Güneş’imizi terk etmek istemezsek ne olacak? Başımızı alıp gitmektense, Güneş’imizi de yanımızda götürsek, olmaz mı? Hmm… Bunun da bir yolu var, tek ihtiyacımız ise bir Yıldız Motoru. Kemerlerinizi bağlayın, Güneş Sistemi’ni devasa bir uzay mekiğine dönüştürüyoruz.

İlk bakışta ütopik gibi gelmiş olabilir. Ancak unutmayın; “Fantastik Uzay Projeleri” yazı serisindeyiz. Hem hatırlatmak isteriz ki önceki yazılarımızda “Gök Kancaları” yapıp, Dünya’mızın yörüngesine yerleştirmiştik. Bununla kalmadık, başka gezegenlere, onların uydularına ve hatta gök taşlarına bile gök kancaları kurarak Güneş Sistemi’nin dört köşesini su yolu yaptık. Ender bulunan madenleri ve füzyon için gerekli elementleri Dünya’mıza getirip, füzyona hükmederek enerji sorunumuzu büyük oranda çözdük.

Füzyon da kesmedi, Güneş’in ürettiği her 1 kalori enerjiyi kontrol altına almaya karar verdik. Merkür’ü feda edip bir Dyson küresi yaptık. Bu sayede Kardashev ölçeğinde 2. seviye medeniyet seviyesine yükseldik.

Teknolojide ulaştığımız bu noktayla, hedeflerimizi çok daha ileriye taşıyabileceğiz. Güneş Sistemi artık bizden sorulduğuna göre yeni hedef Güneş Sistemi’nin dışı olmalı. Ancak, uzay boşluğu; karanlık, soğuk ve sıkıcı… Üstelik yakınlarda da ilgi çekici pek fazla şey yok. Örnek verecek olursak, bize en yakın yıldızları içeren Alfa Centauri yıldız sistemi Güneş Sistemi’mizden 4.3 ışık yılı mesafede.

Yani ışık hızıyla gitsek, ulaşmamız 4.3 yıl sürecek. Işık hızının yaklaşık %0.1’i ile yolculuk etsek, 4300 yıllık bir yolculuktan bahsediyoruz. Kaldı ki, şu ana kadar insan yapımı bir aracın ulaşacağı en yüksek hız olarak, Nasa’nın Parker Güneş Sondası’nın 193km/sn’lik hızı öngörülüyor ki bu da ışık hızının sadece %0.064’üne tekabül ediyor. Elbette Dyson küresi teknolojisine ulaşmış bir medeniyet için çok daha hızlı yolculuklar öngörmek yanlış olmasa da uzay boşluğundaki mesafelerin büyüklüğünü de göz ardı etmemek gerekir. Üstelik hedef noktamıza vardığımızda bulacaklarımızın da bu çileli yolculuğa değer olması gerekir.

 

Bu bağlamda bir yıldız motoruna sahip olmak beraberinde çok farklı avantajlar getirebilir. Yıldız motoru, Güneş’i (ya da genel manada bir yıldızı) mevcut yörüngesinden oynatmak ve farklı yönlere doğru hareket ettirmek için tasarlanmış, olası farklı varyasyonları bilimsel olarak kanıtlanmış, hipotetik mega yapıya verilen addır. Güneş’i yerinden oynatacağız deyince tabii, “Eee, Dünya’dakiler ne yapacak? Dünya Güneş’siz mi kalacak?” endişesine kapılabilir insan. Telaşa hiç gerek yok. Dünya ve Güneş Sistemi’nin diğer tüm üyeleri kütle çekim kuvveti ile Güneş’e sabitlenmiştir. Güneş nereye, herkes oraya.

İşte yıldız motorunu güzel kılan en temel özellik de bu diyebiliriz. Yazımızın başında “Güneş Sistemi’ni devasa bir uzay mekiğine dönüştürüyoruz” derken kast ettiğimiz buydu. Hayata geçirilen bir yıldız motoru ile kolonize edilmiş halde Güneş Sistemi’ni toptan hareket ettirebiliriz.

Peki bunu neden yapmak istiyoruz?

  • Samanyolu Gökadası’nda bulunan diğer sistemleri kolonize etmek için, onlara doğru tüm Güneş Sistemi olarak gitmek isteyebiliriz. Yeteri kadar yaklaştığımızda görev araçları gönderip, ihtiyacımız olan kaynakları elde edebiliriz. Ya da yakınlarında bir yere park edip, sürekli yeni komşumuzdan faydalanabiliriz.
  • Dünya’mızı hatta Güneş Sistemi’ni topyekûn yok edecek bir süpernova patlamasının etkilerinden kaçmak zorunda kalabiliriz. Tip 2 seviyesine ulaşmış bir medeniyet, çevresindeki pek çok yıldızın yapısını ve ne kadar ömrünün kaldığını çok detaylı şekilde hesaplayabilmiş olacaktır. Bu da onlara olası süpernova patlamalarını milyonlarca yıl önceden tespit etme kabiliyeti verecektir. Bu medeniyet, kendisini tehdit edecek bir patlamayı ön görmüş ve ondan kaçma mücadelesine girmek zorunda kalabilir.

(Burada bir ayrıntıyı belirtelim, böyle bir olayı gözlemleyerek önceden bilemeyiz. Süpernova patlaması yaşamış bir yıldızı tespit ettiğimizde, o yıldız aslında çoktan patlamış ve ışığı bize ancak ulaşmıştır. O nedenle, önlem alabilmek için yıldızın formasyonunu çok iyi bilip, ne kadar ömrü kaldığını hesaplamak gerekecektir. Bugün, Dünya’mıza zarar vereceği düşünülen süpernova adayı yıldız yoktur.

Betelgeuse isimli büyük kütleli yıldızın her an patlayacağı düşünülse de çok uzak olması nedeniyle, gökyüzünde haftalar sürecek bir ışık şöleninden öteye gitmeyecektir. Bu olay, siz bu satırlar okurken de gerçekleşebilir, milyonlarca yıl sonra da. Dünya’yı tehlikeye atabilecek süpernova patlamalarının 15 milyon yılda bir gerçekleştiği düşünülmektedir.)

  • Bir başka yıldızın yakınlarına sokulmak ve Dünya’mızı onun yörüngesine sokarak Güneş Sistemi’ni terk etmek.

Shkadov İticisi

Aynı Dyson küresinde olduğu gibi, 1937 yılında Olaf Stapledon tarafından yazılan Star Maker romanında yıldız motoru konusu da işlenmiştir. Ancak bilimsel literatüre girmesi, ilk olarak Leonid Mikhailovich Shkadov tarafından 1987 yılında tanıttığı makalesi ile olmuştur. Shkadov, Güneş’in etrafına kurulacak devasa ama çok ince bir ayna tasarlamıştır.

Aslında, Shkadov Thruster (Shkadov İticisi/Roketi) olarak adlandırılan bu yapı, Dyson küresi ebatlarında bir roket motoru olarak düşünülebilir. Prensipte bir roket gibi çalışan motorumuz, birbirlerine ters vektörler olan Güneş’in kütle çekim kuvveti ve radyasyon basıncı sayesinde sabit konumda kalacak, Güneş’ten gelen ışığı, yani fotonları yansıtarak itki kuvveti oluşturacak ve hareket sağlayabilecektir. Ancak Shkadov İticisi’nin bazı dezavantajları vardır:

  • Bu yöntem ile elde edilecek hız muhtemelen tatmin edici olmayacaktır. Galaktik ölçekte kayda değer mesafeler almak yüz milyonlarca yıl sürebilir.
  • Shkadov İticisini, yani aynamızı; gezegenleri ve tabii Dünya’mızı yakma riskini karşı sadece Güneş’in kutuplarının üzerine koyabiliriz. Bu da istediğimiz her yöne gidemeyeceğimiz anlamına gelir.

Kedi olmadan fare yakalama meraklısı insanlık, madem Shkadov İticisi ciddi dezavantajlar barındırıyor, öyleyse daha iyisini tasarlayalım demiş ve de Illinois Üniversitesi’nden Fizik profesörü Matthew Caplan yeni bir tasarım yapmıştır. Shkadov İticisi gibi yıldız motorlarına “Pasif iticiler” tanımlaması yapan Caplan, bir yıldız motoru inşa edecek olan medeniyetin Dyson küresi sahibi olduğu varsayımından hareketle, bu Dyson küresi yardımıyla, termonükleer enerji kullanan ve “Aktif itici” olarak tanımladığı yeni bir yıldız motorunu ortaya çıkarmıştır. En azından kâğıt üzerinde.

Görsel Telif: Getty/Cokada

Caplan İticisi

Caplan iticisinin/roketinin, gerekli kuvveti elde edebilmesi için ihtiyaç duyulan yakıt, Dyson küresinin Güneş üzerinde küçük bir noktaya odaklanması ile oluyor. Aşırı derecede ısınan bölgeden Güneş için küçük ama bizim için büyük kütleler kopması bekleniyor. Bu malzeme, aktif iticimizce yakalanıp, motor üzerinde bulunan füzyon reaktörlerinde enerjiye çevriliyor ve aşırı yüksek ısıdaki nükleer atık, motorumuzun Güneş’e uzak ucundan dışarı atılarak çok büyük bir itki kuvveti elde ediliyor.

Elbette, motorun Güneş’e saplanmaması ve Güneş’i itebilmesi için de motorun Güneş’e bakan ucundan yine motor üzerinde bulunan parçacık hızlandırıcılarda hızlandırılmış hidrojen Güneş’e doğru ateşleniyor. Böylece, Caplan iticisi hem kendini dengelemiş hem de elde ettiği itkiyi Güneş’e yönlendirmiş oluyor.

Caplan, yaptığı çalışmada, iticinin gücünü maksimuma çıkardığımızda, Güneş’in, yıldız motoruna 100 milyon yıl yetecek kadar enerji vereceğini gösteriyor. Ancak, aktif itki yöntemi ile varılacak hızlar sayesinde, bunun çok daha altında bir zaman diliminde yukarıda belirttiğimiz amaçlarımıza ulaşabiliriz.

Güneş’in kütlesini yakıt olarak milyonlarca yıl boyunca harcadığımızda, Güneş’in ömrünü kısalttığımız düşünülmemelidir. Bilakis, bir yıldızın ömrü kütlesi ile ters orantılıdır. Güneş, kütlesinden kaybettikçe, kendi yakıtını daha yavaş harcayacak ve ömrünün kısalması şurada dursun, bilakis uzayacaktır.

Elimizde, böyle bir yıldız motorunun var olduğunu düşünsenize… Kim bilir, belki Samanyolu’ndan sıkılır ve “neden başka gökadaları da kontrol altına almayalım ki?” bile diyebiliriz.

Bekle Andromeda, biz geliyoruz!

Hazırlayan: Uğur Çontu
Düzenleyen: Kemal Cihat Toprakçı

Kaynaklar ve Referanslar: 

1. Mosher, D. (2018, Kasım 05). NASA just smashed the record for the fastest human-made object – Its $1.5 billion solar probe is flying past the Sun at up to 213,200 mph. Erişim Tarihi: Şubat 24, 2021, Erişim Adresi: https://www.businessinsider.com/nasa-parker-solar-probe-fastest-human-object-2018-11

2. Hadhazy, A. (2018, Şubat 15). How to move an entire solar system. Erişim Tarihi: Şubat 24, 2021, Erişim Adresi: https://www.popularmechanics.com/space/deep-space/a10885/the-shkadov-thruster-or-how-to-move-an-entire-solar-system-17000392/

3. Badescu, V., & Catchcart, R. B. STELLAR ENGINES AND THE CONTROLLED MOVEMENT OF THE SUN. Erişim Adresi: https://www.dynamical-systems.org/zwicky/stellarengines.pdf

4. Caplana, M. E. Stellar Engines: Design Considerations for Maximizing Acceleration. Erişim Tarihi: Şubat 24, 2021, Erişim Adresi: https://drive.google.com/file/d/1ZpjAWcPhbCMTFYqPI5HnqtlHGWqzL45S/view

Okumaya devam et

Çok Okunanlar