Connect with us

Güneş Sistemi

En Cana Yakın Gezegen: MARS

Bu yazıyı yaklaşık 9 dakikada okuyabilirsiniz.

Dünya dışında yaşam kurabilme hayallerimizde uygun mekan için başrolde yer alan Mars, adını en az on kültürün temsil ettiği Romalıların savaş tanrısından alır.

“Kızıl gezegen” olarak da adlandırılan Mars’a kırmızı rengini veren, kayaların içinde bulunan demirin oksijenle tepkimeye girerek demir oksidi oluşturmasıdır (oksitlenme). Yani, gündelik hayatta bildiğimiz anlamda paslanmadır. Mars’ın Güneş Sistemi’ndeki diğer gezegenlere göre cazibesi; insanoğlunun Ay’dan sonra gidebileceği en uygun yer olmasıdır.

En uygun yer dememiz, Mars’a giden astronotların elini kolunu sallaya sallaya yürüyebilecekleri anlamına gelmez. Marslı olabilmek için gün sayan astronotlar oraya gittiklerinde Güneş rüzgarlarına kapılacaklarını göz ardı etmemelidir. Çünkü Dünya ile yaklaşık aynı zamanda; 4.5 milyar yıl önce şekillenen Mars, hızla soğuyarak kalın bir yer kabuğu oluşturmuş fakat herhangi bir tektonik levha sahibi olmadığı için çekirdeği de soğuyunca kayda değer bir manyetik alan geliştirememiştir.

Yaklaşık 3 milyar yıl önce Mars’ın Dünya gibi sularla kaplı ve kalın bir atmosferi olan bir gezegen olduğu tahmin ediliyor. Ancak, düşük kütlesi bu güzel günlerin uzun sürmesine izin vermemiş…

 

Ayrıca Mars’ın yeterli bir kütlesi; buna bağlı olarak kalın bir atmosferi tutacak yeterli kütle çekimi de yoktur. Başlangıçta sıcak, nemli ve kalın bir atmosfere sahip olan Mars bu sebeplerden dolayı atmosferini uzaya kaçırmış, sıcaklıklar ve atmosferik basınç Mars’taki suyu sıvı halde var olabileceği bir seviyenin altına düşürmüştür. Evet, Mars’ta su vardır fakat bu suların neredeyse tamamı donmuş haldedir. Yani Mars’ın suları; paslı ve tozlu yüzeyin altındaki buz yatakları içine hapsolmuştur.

Bize bu sonucu veren ipuçları ise Mars’a gönderilen uzay araçlarından fotoğraflanarak kurumuş bir vaziyette görünen akıntı ve taşma kanallarında saklıdır. Jeologlar bu kanallar için; bir zamanlar Mars’ın dağlarından ovalarına akan yağmur sularının kuruması ile ortaya çıkmış ölü nehir yatakları ya da 3 milyar yıl önce ortaya çıkmış ve sonrasında kurumuş olan bir selin kalıntıları olduğunu düşünmektedir. Ayrıca kanalların genişlik ve derinliği incelendiğinde akış hızlarının saniyede milyonlarca ton seviyesinde yani çok yüksek olabilecekleri sonucu çıkarılmıştır.

Mars, yüzeyindeki su itibarıyla şu an Dünya’daki bir çölden çok daha kuraktır.

 

Sadede gelirsek; Mars’ta su var mı? Varsa nerede? gibi sorulara verebileceğimiz en olası yanıt, yüzeyin hemen altındaki buzul katmanına saklanmış biçimde depolandığı yönündedir. Ayrıca, tıpkı Dünya’nın kutuplarındaki buz örtüsü gibi Mars’ın kuzey ve güney kutupları da buzlarla kaplıdır yani gezegenin buzlu kutup takkelerinde de su bulunur.

İnsanlık için Mars’a gitmek maddi ve manevi olarak zahmetli olacaksa da, ortamlar ve koşullar zorlu görünse de gök bilimi uzmanlarının yanı sıra hükümet liderleri, özeli şirketler, sade yurttaşlar da artık, büyük olasılıkla 2037 yılına kadar Mars’a insan göndermeyi ciddi biçimde düşünmektedir. Hatta Mars’a ayak basacak olan ilk insan şu an yaşıyor olabilir. Bu konuyu gerçekci bir bakış açısıyla ele aldığımız şu makale dizimizi okumanızı da tavsiye ederiz.

Genel Yapısı

Kayalık gezegenlerin en dışında yer alan Mars, kükürt, demir sülfür ve silikat kaya açısından oldukça zengindir. Atmosfer basıncı her yerde on milibardan daha düşüktür. Bu da Dünya’da deniz seviyesinden 36.000 metre yüksekteki hava kadar yoğun olduğu anlamına gelir.

Mars’ın ve Güneş Sistemi’nin en yüksek dağı: Olympus Mons…

 

Atmosferindeki ana element %95.3 oranı ile karbondioksittir. Ayrıca, %2.7 nitrojen (azot), %1.6 argon ve çok az miktarda su ve oksijen içerir. Fazla miktarı ile göze çarpan karbondioksit için, bir zamanlar Mars’ta volkanların patlayarak yüzeyi kapladığı ve karbondioksiti atmosfere saçtığı sebep olarak gösterilebilir. Mars’taki dev volkanik dağlar bunun en büyük kanıtıdır.24 km yüksekliği ile ‘Güneş Sistemi’ndeki en yüksek dağ’ ünvanını alan Olympus Mons dağı ise bu anlamda ünlüdür.

Everest’in üç katı yüksekliğinde olan Olympus, bizim bildiğimiz dağların aksine sivri uçlu değil, yuvarlaktır. Çünkü tepesinde 85 km çapında bir zirve krateri bulunur. Kraterin taban uzunluğu ise yaklaşık 600 km’dir. Özetle burası, Mars’ın dağlık Tharsis bölgesi (Tharsis Tümseği olarak da adlandırılır ve burası Mars’taki en temek jeolojik oluşumdur. Yaklaşık olarak Kuzey Amerika büyüklüğündedir.) yumuşak eğimli sönmüş bir volkanıdır. Olympus Mons’un yanı sıra Tharsis Yaylasında bulunan sıra dağları oluşturan üç büyük volkan daha vardır. Bunlar, Pavonis, Arsia, Ascraeus Dağlarıdır.

Mars

Yörüngedeki Hindistan’a ait uzay aracı tarafından görüntülenen Valles Marines kanyonu.

 

Volkan ve tümsek zaman içinde oluşurken tektonik baskı yüzeyi çatlatmıştır. Mars yüzeyinde bu tip çatlamalar sonucu oluşan kanyonlara rastlanır. ‘Denizler Vadisi’ anlamına gelen Valles Marines bahsi geçen kanyonlardan en büyüğüdür. Valles Marines’in uzunluğu 4000 km, derinliği ise 7 km kadardır. Dünya’dan teleskoplarla bakıldığında neredeyse bütün bir yarımkürenin bir yanından diğer bir yanına uzanan kara bir leke olarak görülebilir. Bu uzunluk, Avrupa kıtasının uzunluğuna eş olup, gezegenin çevresinin beşte birini kaplamaktadır.

Mars’ın iki yarım küresi birbirine benzemez. Güney kesimi daha yüksektir; daha kraterli bir yapıdadır ve daha eskidir. Ancak yine bu yarım kürede bulunan Hellas Planitia isimli havza, 8 km derinliğiyle gezegenin en derin noktasını oluşturan yapıdır. Kuzey yarım küre ise güneye göre daha genç, daha alçak ve daha az kraterli bir yapıdadır. Tharsis Yaylası’nın bir kısmı da buradadır.

Sıcaklık ve Mevsimler

Eksenel dönme süresi 24 saat 37 dakika 22.6 saniye olan Mars’ın, yüzey şekillerinin açık bir şekilde görülebilmesi sonucu dönüşü rahatlıkla izlenilebilir. Bir Mars yılı ise 687 Dünya günüdür. Eksen eğikliği Dünya’nınkine yakın olduğu için Mars’ta da Dünya’da olduğu gibi, kuzey yarım kürede yaz mevsimi gezegenin Güneş’e en uzak olduğu zamanlarda yaşanır. Dolayısıyla güney yarım kürede yaz, kuzey yarım küreye göre daha kısa ve sıcak; kış da daha uzun ve soğuk geçer. Bu durumda Mars, öyle genel olarak sıcak diyebileceğimiz bir gezegen değildir, serindir. Sıcak bir yaz gününde ekvatordaki sıcaklık gün içinde öğle vakti 20 santigrat dereceye kadar çıkabilir; ancak herhangi bir Mars gecesi, Dünya’daki bir kutup gecesinden daha soğuk olacaktır.

Mars o kadar soğuktur ki, bazı dönemlerde atmosferindeki karbondioksit kutup bölgelerinde “kar”olarak yüzeye yağar.

 

Mars’ın Güneş’e olan ortalama uzaklığı 228 milyon km’dir. Eliptik yörüngesi oldukça dış merkezli olduğundan günöte noktasındayken 248 milyon km kadar uzaktayken, günberi noktasındayken 208.000 km kadar yaklaşır.

Dünya’dan Gözlenmesi

Mars, Dünya’ya yakın bir konumdayken, gökyüzündeki cisimlerin neredeyse hepsinden (Güneş, Ay ve Venüs hariç) daha parlak olur. Hatta, bilgilere göre 1910’lu yıllarda Mars aşırı parlak görünmüş ve insanlar kırmızı bir kuyruklu yıldızın Dünya’ya çarpma tehlikesi ile karşı karşıya kaldıklarını sanmışlar ve alarma geçmişlerdir.

Mütevazi bir büyüklükte olan Mars’ın çapı 6.790 km kadardır (Çapı Dünya’nınkinin yarısı, kütlesi ise %11’i kadardır). Dünya’dan 25 yay saniyesinden 4 yay saniyesine kadar değişen büyüklüklerde görülebilir. Fakat hiçbir zaman Venüs gibi hilal ya da yarımay evreleri olmaz, yani daha doğrusu bu evreleri Dünya’dan görülmez. Teleskop ile bakıldığında da Ay’ın dolunaydan önceki ve sonraki evrelerine benzer bir şekilde görüldüğü gibi gözlemlenebilir.

Mars

Mars’ın Dünya’ya en yakın olduğu dönemde amatör teleskoplarla nasıl görülebileceği.

 

Yakın bir karşı-konumda olmadığı sürece, yüzeyindeki şekilleri ayrıntılı olarak sadece gözlemevlerindeki büyük teleskopları kullandığımızda görebiliriz. Teleskop kullanılarak çizilmiş ilk ayrıntılı Mars görüntüsü, 1659 yılında Christiaan Huygens tarafından yapılmıştır. Kolayca fark edilebilen V biçimli şekil, Syrtis Major olarak bilinir. Syrtis Major gezegenin üzerindeki en koyu renkli bölgedir ve ekvatorun hemen kuzeyindedir.

Uyduları

Mars’ın Phobos ve Deimos adında iki uydusu vardır. Ancak bu uydular çok küçük olup asteroit kuşağından kapılmış kaçaklar da olabilir. Uyduların keşfi 1877’de Mars göreceli olarak Dünya’ya yakın bir konuma geldiğinde Amerikalı Astronom Asaph Hall tarafından yapılmıştır. Bu uydular diğer birçok uydunun aksine küre şeklinde değil neredeyse patates şeklindedir.

Solda Deimos’un iki farklı açıdan görünümü ve sağda Phobos. Ölçekli olan bu görüntüde, uyduların boyutlarını daha iyi anlayabilirsiniz.

 

Phobos bir Mars gününde yörüngesinde üçten fazla dönüş tamamlarken, daha uzakta yer alan Deimos’un bir turunu atması 30 sürer. Bu durumda Phobos yavaş yavaş Mars’a yaklaşmaktadır. Böyle giderse önümüzdeki 50 milyon yıl içinde gezegenle çarpışacak veya parçalanarak irili ufaklı parçalar halinde gezegenin yörüngesine girerek halkalar oluşturacaktır. Merak etmeyin, halkaların efendisi Satürn’ün eline su dökemeyeceği kesindir ama. Senaryomuzun başrolü Phobos’un Güneş Sistemi’nde ana gezenine en yakın uydu olduğunu da söylemeden geçmeyelim.

Mars Yarışı

ABD Uzay Ajansı NASA ve Rus Uzay Ajansı RSA, Mars Araştırma Programı’na 1960’larda başlamıştır. Bu tarihten itibaren başka ülkeler de Marsı araştırmak için insansız uzay araçları yollamış, gelecek için çeşitli yoluculuklar planlamıştır. En son, Avrupa Uzay Ajansı ve Hint Uzay Ajansı Mars’ın yörüngesine iki araç yollamıştır.

Mars

Mars yüzeyine inen ilk insan yapımı araç olan Viking 1 uzay aracının gönderdiği renkli Mars fotoğraflarından biri. Fotoğrafta, aracın kazıcı kepçesiyle mars yüzeyinde açtığı oyukları görebilirsiniz.

 

Oraya sürekli uzay aracı gönderilmesinin sebebi, yaşama dair kanıtlar bulmaktır. Çünkü Mars geçmişte sıcak ve nemliydi, bu da onun su, organik madde gibi yaşam için gerekli ögelere sahip olduğu anlamına gelir.

Bu durumda soru işaretlerimiz şunlardır: Mars’ta yaşam var mıydı? Vardıysa ne oldu? Şimdi de var mı? Varsa nerede? Ve bu nasıl bir yaşam formu? (Yaşam formundan kasıt tamamen insan yaşamı değildir yani bu mikrobiyolojik bir canlı yaşamı da olabilir) Yani geçmişten günümüze tüm Mars görevleri bu sorunların yanıtlarını aramak ve Mars’ta yeni bir yaşam alanı oluşturmak, Mars’ı dünyalaştırmak (terroforming) içindir. Geçmişten günümüze yapılan Mars ziyaretleri ve Mars’ı dünyalaştırma konusunda ise aşağıdaki makalelerimizi okuyabilirsiniz.

http://www.kozmikanafor.com/onemli-mars-ziyaretlerimiz-1/
http://www.kozmikanafor.com/onemli-mars-ziyaretlerimiz-2/
http://www.kozmikanafor.com/dunyalastirma-terraforming-mars/

Reyhan Çelik

Kaynaklar:
Bir Bakışta Evren – ERIC CHAISSON, STEVE MCMILLAN

Evren 101 –CAROLYN COLLINS PETERSEN

Evrenin Keşfi

Perseverance Mars’a İniyor! Yeni Bir Mars Gezginimiz Daha Olacak

• İçerik Üreticisi:

Bu yazıyı yaklaşık 5 dakikada okuyabilirsiniz.

NASA’nın son Mars yüzey aracı Perseverance, Mars yolculuğunun sonuna yaklaşıyor. Bu zamana kadar yapılmış en büyük Mars aracı olan Perseverance, 18 Şubat 2021 tarihinde kızıl gezegenin yüzeyine iniş yapmaya çalışacak.

Mars’a iniş yapmak oldukça zordur ve bu zamana kadar yapılan görevlerin yaklaşık %60’ı başarısız olmuştur. Perseverance’ın iniş şekli ise 2012 yılında başarılı bir şekilde Mars’a inen Curiosity aracının iniş şekli ile benzer olacak. Yani, aracın ısı kalkanı ve sahip olduğu paraşüt Perseverance’ı saatte yaklaşık 20.000 km hızdan saatte 4 km’den daha az bir hıza indirecek. Daha sonra ise bir “gökyüzü vinci” aracı yavaşça yüzeye koyacak.

Perseverance, kuru bir göl yatağı olduğu düşünülen Jezero kraterine inecek ancak tam olarak hangi noktaya iniş yapacağı bu aşamada bilinmiyor. Bu noktanın tam olarak tahmin edilememesinin sebebi ise Mars’ın atmosferine girildiğinde rüzgarların aracı sarsması ve bu durumun tahmin yürütmeyi zorlaştırmasıdır. Bu durumun üzerine arazinin engebeli olması da Jezero’yu iniş yapmak için tehlikeli bir yer haline getiriyor ancak Perseverance, zemine yaklaşırken fotoğraflar çekerek otonom bir şekilde güvenli bir iniş yeri bulmasına yardımcı olacak yeni bir navigasyon sistemine sahip.

Perseverance’in gökyüzü vinci ile Mars yüzeyine inişini gösteren animasyon. (Telif: NASA/JPL)

 

2012 yılında Curiosity’nin gerçekleştirdiği iniş, daha önce yapılmadığı için görev kontrolün başında olan bilim insanları bu durumu rahatsızlık verici bir “yedi dakikalık dehşet” olarak nitelendirmişti. Araç, iniş sırasında atmosfere girişten, paraşütünün açılmasına ve hatta zemine temas etmek için roket yardımıyla yapılan hava manevrasına kadar her şeyi kendisi yapmak zorunda kaldı. Çünkü iniş, Mars’tan Dünya’ya ulaşan sinyallerin gelme süresinden daha kısa bir süre içerisinde gerçekleşmişti. Perseverance için de aynı durum söz konusu olacak ve bütün Mars’a iniş görevleri başarıya ulaşamadığından aynı dehşet yine yaşanacak.

Perseverance’ın iniş detaylarına geri dönecek olursak, araç özel gökyüzü vinci ile birlikte yapacağı kontrollü inişten önce roketler ile yapılan manevralar aracılığıyla iniş alanı için son ayarlamalarını yapacak. Aracın tekerlekleri Mars toprağına değer değmez, vinç Perseverance’dan ayrılarak araçtan güvenli bir uzaklıkta gezegene çarpacak. Daha sonra rutin sistem kontrolleri her şeyin yolunda olduğunu belirlediği anda da araç çalışmaya başlayacak.

Perseverance’ın asıl görevi nedir? Neden bu aracı oraya gönderdik?

Mars 2020 Perseverance Gezgin aracı, NASA’nın bir zamanlar Mars’ta yaşam olup olmadığı konusundaki araştırmasını ileriye götürecek eski mikrobik yaşamın izlerini arayacak. Araçta Mars kaya ve toprak örneği toplayacak bir sondaj cihazı bulunuyor. Araç, gelecekte yapılacak bir görev ile Dünya’ya getirilip detaylı analizleri yapılabilsin diye bu örnekleri mühürlü tüplerde saklayacak. Perseverance, ayrıca Mars’ta gerçekleşecek insanlı keşif programlarının yolunu açmaya yardım edecek teknolojileri de test edecek.

Perseverance, Mars Keşif Programı’nın bilimsel hedeflerini destekleyecek dört tane amaca sahip. Bunlardan ilki, gezegenin yaşanabilir olup olmadığını araştırmak. Yani kısaca geçmiş çevre koşullarının mikrobik yaşamı destekleyip desteklemediğini belirlemeye çalışacak. İkinci amacı, biyolojik imzalar aramak. Özellikle de zaman içinde yaşam belirtilerini koruduğu bilinen özel kayalarda, olası geçmiş mikrobiyal yaşamın işaretlerini arayacak. Üçüncü amacı da kaya ve toprak numunelerini toplayarak Mars yüzeyinde onları saklamak. Dördüncü ve son amacı ise insanlı keşiflere yardımcı olacak Mars atmosferinden oksijen üretimini test etmek.

Perseverance’ın uzun menzilli hareketlilik sistemi, aracın Mars yüzeyinde 5 ila 20 km arasında yol kat etmesine olanak veriyor. Ayrıca bu araç ile getirilen bir diğer yenilik de daha yetenekli bir tekerlek tasarımıdır.

Mars’ta Bir İlk Daha: Mars Helikopteri Ingenuity

Perseverance, aslında ufak bir sürprize de sahip. Araç, Mars yüzeyine indikten sonra alt kısmından çıkaracağı ufak bir helikopteri de Mars ile tanıştıracak. Ve bu helikopterin adı da Ingenuity. Eğer helikopter çalışmayı başarırsa, bizim için tam bir Wright Kardeşler anı olacak, çünkü bu zamana kadar Dünya atmosferi dışında hiçbir yerde helikopter uçurmayı denemedik.

Ingenuity’nin NASA tarafından yapılan görsel tasviri.

 

Ingenuity, sadece bir teknoloji tanıtımı olacak ve çok ince Mars atmosferinde (Dünya atmosferinin %1’i yoğunlukta) en fazla 15 dakika kadar uçabilecek. Ancak bu helikopter başarı ile çalışırsa gelecekte ulaşılamayan yerlere gitmek için bu tarz helikopterler kullanılabilir. Ayrıca daha sonra göndereceğimiz araçlar ve astronotlar için kılavuz olması adına da bu helikopterlerden faydalanabiliriz.

Ingenuity dışında araçta başka bir teknoloji tanıtımı daha mevcut. Bu aygıt, Mars’ın zayıf atmosferinde yer alan karbondioksitten oksijen elde etmek için kullanılacak ki bu teknoloji önemli çünkü gelecekte oraya gidecek kaşiflerin Mars’ta hayatta kalabilmeleri için bu gerekli olacak.

Hazırlayan: Burcu Ergül
Düzenleyen: Kemal Cihat Toprakçı

Kaynaklar:

  1. Crane, L. (n.d.). NASA has launched its Perseverance Mars Rover and INGENUITY HELICOPTER. Erişim Tarihi: Şubat 15, 2021, Erişim Adresi: https://www.newscientist.com/article/2250181-nasa-has-launched-its-perseverance-mars-rover-and-ingenuity-helicopter/
  2. Crane, L. (2021, Şubat 11). NASA’s perseverance rover is about to land on Mars and look for life. Erişim Tarihi: Şubat 15, 2021, Erişim Adresi: https://www.newscientist.com/article/2267509-nasas-perseverance-rover-is-about-to-land-on-mars-and-look-for-life/
  3. Howell, E. (2021, Şubat 11). NASA’s perseverance rover is one week away from a DARING landing on MARS. watch how it works. Erişim Tarihi: Şubat 15, 2021, Erişim Adresi: https://www.space.com/mars-rover-perseverance-landing-4k-video-animation
  4. Mission overview. (n.d.). Erişim Tarihi: Şubat 15, 2021, Erişim Adresi: https://mars.nasa.gov/mars2020/mission/overview/

Okumaya devam et

Jüpiter

Jüpiter’in Kırmızı Lekesi, Girdaplar ve Kahve

• İçerik Üreticisi:

Bu yazıyı yaklaşık 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Hangimiz Jüpiter’in büyük kırmızı lekesine bakıp büyülenmedik ki? Peki, Jüpiter’in kırmızı lekesine benzer bir girdabı kahvenizdeki süt damlasıyla yapabileceğinizi söylesek?

Jüpiter’in kırmızı lekesinin mekaniklerine bakmadan önce girdapları anlamak yararınıza olacaktır. Kısaca tanımlamak gerekirse, girdap herhangi bir eksen etrafında dönen akışkan parçacıkların oluşturduğu harekettir. Matematik dilinde “curl” olarak bilinen ve dilimizde de “rotasyonel” yada “kıvrım” olarak kullanılan ifade, vektörel hız alanının kıvrımının olup olmadığı hakkında bize bilgi verir. Biraz daha açmak gerekirse, eğer girdabın matematiksel denkleminin kıvrımını aldığımızda sonuç sıfır olmuyorsa bu doğal olarak girdabın açısal bir hareket izlediğini gösterir.

Girdap denildiğinde çoğumuzun aklına devasa boyutlardaki meteorolojik olaylar gelir. Ancak küçük ebatlarda bile girdaplar oluşturmak mümkündür. Kahve eşliğinde Kozmik Anafor okumaktan daha büyük bir keyif yok. Yalnız bir dahaki sefer kahvenizi hazırlarken siz de kahvenizde girdaplar yaratabilir ve bu anın tadını çıkarabilirsiniz.

Yapmanız gereken tek şey kahveye bir iki damla süt damlatıp, çay kaşığını hızlı bir şekilde bu damlanın ortasından geçirmek. Hepimiz oluşan bu şekle birçok kez şahit olmuşuzdur ancak, hangimiz bunun arkaplanında yürüyen fiziği merak etti ki?

Benzer girdapları doğrusal hareket eden akışkanın bir silindir etrafında kıvrılırken görmek de mümkündür. Silindir etrafında akışkan hareketler birçok bilim insanını meşgul etmiş ve ortaya gerçekten herkesi büyüleyen sonuçlar çıkmıştır. Daha fazla detaya girmeden önce Reynold numarasının burada tanımını yapmak yararımıza olacaktır. Reynold numarası aslında fiziki bir yasa olmasa da, akışkan hakkında bize pek çok bilgi verebilir. Reynold numarası kısaca akışkanın eylemsizliğinin akmazlığına (viskozite) oranıdır.

Eylemsizliği hepimiz biliyoruz. Peki nedir bu akmazlık? Nasıl dirençler elektriksel akımını sınırlandırıyorsa, akmazlık da akışkanın temas ettiği yüzeyde sınırlandırılmasıyla deforme olacağını ifade eder. Bu yasanın en basit hali Newton’un akmazlık yasası olarak bilinir ve bu akışkanlara Newton akışkanları denir. Bu kapsamın dışında kalan akışkanlar da pek tabii mümkündür.

Reynold numarası 10.000’lere kadar dayandığı zaman akışkan, uçak havadayken hepimizin korkulu rüyası olan türbülans halini almaktadır. Akışkan türbülans halini almadan önce her ne kadar pürüzsüz ve sakin sakin hareket etse de, türbülans halini aldıktan sonra birçok girdap yaratacaktır.

Gelelim Jüpiter’in kırmızı lekesinde olan bitene…

Hepimizin bildiği gibi sıcak gazlar yükselir. Jüpiter’in atmosferini oluşturan gazlar ısınıp yükseldiğinde girdaplar oluşarak birbiriyle birleşerek daha büyük bir girdap halini alır. Soğuyan gazlar Jüpiter’in döngüsünden dolayı oluşan Coriolis kuvvetinden dolayı daha önce gördüğümüz kahvenin içindeki sütün hareketini yapmaya başlar.

Yalnız bu girdaplar kilometrelerce uzunlukta olabilir. Bu girdaplara karşı koyacak katı bir nesne olmadığından çok uzun süre bu hareketi sürdürebilir. Jüpiter’in atmosfer dinamikleri ve lekesiyle ilgili çok daha geniş kapsamlı bilgi edinmek için, bu linkteki yazımızı okumanızı tavsiye ederiz.

Hazırlayan: Alperen Erol

Okumaya devam et

Dünya

Ay Antlaşması – Uzay Hukukunun Öksüz Evladı

• İçerik Üreticisi:

Bu yazıyı yaklaşık 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Birleşmiş Milletler bünyesinde kaleme alınan ve Uzay Hukukunun kaynakları arasına giren bu antlaşmanın resmi adı, “Devletlerin Ay ve Diğer Gök Cisimleri Üzerindeki Faaliyetlerini Düzenleyen Antlaşma”dır. Kısa olarak Ay Antlaşması – Moon Treaty adı ile bilinmektedir.

Soğuk Savaş’ın gölgesi Dünya üzerinde iken, peş peşe uzaya dair anlaşmalar BM tarafından uluslararası camianın oylarına sunulmuştur. Daha önceki yazılarımızda bu anlaşmaların çoğuna değindik. Ay Antlaşması’nın, bu diğer antlaşmalardan temel farkı, Dünya devletlerinin birçoğu tarafından imza edilmemiş ve kabul edilmemiş olmasıdır.

Antlaşma, Aralık 1979’da BM’ye sunulmuştur. Gerekli beş devletin imzasının Temmuz 1984’te toplanması ile de resmen yürürlüğe girmiştir. 2016 tarihi itibarı ile sadece 17 devlet tarafından onanmıştır. Kapsamlı ve tüm insanlığın çıkarlarını gözeterek kaleme alınan antlaşma, 11. maddesi yüzünden uzay yetenekli büyük devletler tarafından rağbet görmemiştir.

Ay Antlaşması

Antlaşmaya göre Ay, insanlığın ortak malıdır ve hiçbir millet yahut devlet, üzerinde tek başına hak iddia edemez.

 

Dünya devletlerinin anlaşmayı imzalamaktan çekinmesinin asıl sebebine değinmeden önce, ana hatlarıyla Ay Antlaşması hükümlerine bir göz atalım:

  • Bu antlaşma, Dünya hariç, Ay ve Güneş Sistemindeki tüm gök cisimlerini kapsar.
  • Ay ve gök cisimleri ve çevrelerindeki yörüngeler münhasıran barışçı amaçlarla kullanılır. Belirtilen bu uzay alanlarında askeri amaçlı çalışma yapılamaz, askeri üs kurulamaz, nükleer ve kitle imha silahları yerleştirilemez, bu sahalar tehdit amaçlı kullanılamaz. Ancak güvenlik ve araştırma amacıyla askeri personel bulundurulabilir.
  • Ay ve gök cisimleri insanlığın ortak malı olarak tüm devletlerin erişimine, araştırma yapmasına, istasyon kurmasına ve benzeri faaliyetlerde bulunmasına açıktır. Sayılan bu haklar engellenemez.
  • Ay ve gök cisimlerinde kurulacak üsler, buradaki laboratuvar ve cihazlar, diğer imzacı devletlerin ziyaret ve incelemelerine açık olacaktır.
  • Ay ve gök cisimlerinde yapılacak olan araştırma ve diğer faaliyetler, bunlardan elde edilen bulgu ve sonuçlar düzenli aralıklar ile BM Genel Sekreterliği’ne bildirilecektir.
  • Ay ve gök cisimlerinden getirilen örnekler, bu örnekleri getiren devletlerin mülkiyetinde olacaktır. Ancak diğer devletlerin bu örnekleri isteme ve inceleme haklarına saygı göstereceklerdir.

Ay Antlaşması bu noktaya kadar, genel geçer kapsamı, barışçıl amaç ilkesi, faaliyetlerin niteliği vb. Uzay Hukuku ilkeleri kapsamında kaleme alınmıştır. Ancak Ay Antlaşması’nın 11. maddesi ABD, Rusya, Çin gibi “Uzay Yetenekli” devletlerin bu anlaşmadan uzak kalmasına sebep olmuştur.

Ay Antlaşması madde 11 özetle der ki;

  • Bu Anlaşma hükümlerinde yansıtıldığı üzere Ay ve doğal kaynakları insanlığın ortak mirasıdır. Ay’da, kullanım ya da işgal yoluyla ya da herhangi bir başka yolla ulusal egemenlik tesis edilemez. Ay’ın yüzeyi veya alt yüzeyi, herhangi bir kısmı veya doğal kaynakları, herhangi bir Devlet, uluslararası ya da hükümetler arası veya sivil toplum kuruluşu, ulusal organizasyon veya sivil toplum kuruluşu veya herhangi bir gerçek kişinin mülkiyetinde olamaz. Ay’ın yüzeyinde veya yüzey ile bağlantılı yapılar da dahil olmak üzere Ay’ın yüzeyinde veya altındaki sahalara yerleştirilen personelin, uzay araçlarının, ekipmanların, tesislerin, istasyonların ve tesisatların varlığı, Ay üzerinde herhangi bir mülkiyet hakkı tesis etmez.
  • Ay ve gök cisimlerinden geniş çaplı ekonomik veya diğer sivil amaçlar ile yararlanma söz konusu olursa, bu durum ayrı bir işletme rejimi anlaşması ile düzenlenecektir. Temel ilke, teknik olanakları ve teknolojiyi sağlayan devletlerin haklarına ve gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçlarına özen gösterilerek, elde edilecek kazançtan BM üyesi her devletin hakkaniyetli bir biçimde yararlanmasını sağlamaktır.

Bu hüküm çerçevesinde uzay yetenekli devletlerin büyük paralar ve çaba harcayarak bir gök cisminde elde edeceği fayda ve kazancı, tüm ülkelerle paylaşmak zorunda bırakılmalarını kabul etmemeleri temelde anlaşılır bir durumdur. Peki hangi ülkeler bu antlaşmayı imzaladı ve kabul etti?

Fransa, Hindistan, Romanya ve Guatemala Ay Antlaşması’nı sadece imzalamışlar, fakat henüz onaylamamışlardır.

Avusturya, Belçika, Şili, Kazakistan, Kuveyt, Lübnan, Meksika, Fas, Hollanda, Pakistan, Peru, Filipinler, Suudi Arabistan, Uruguay, Venezuela ve TÜRKİYE bu antlaşmayı imza ya da katılma yoluyla onamışlardır ve de antlaşmaya TARAF HALİNE GELMİŞLERDİR.

Türkiye’nin katılım bildirisi linki: http://treaties.un.org/doc/Publication/CN/2012/CN.124.2012-Eng.pdf

Ay Antlaşması’nın bağlayıcılık hususu bakımından diğer uzay anlaşmalarından bir farkı bulunmamaktadır. Bu anlaşma, anlaşmayı onayan beşinci ülkenin bunu BM’ye bildirmesinden 30 gün sonra yürürlüğe girer. Antlaşmayı daha sonra onayan ülkeler için anlaşma, bu durumu bildirmelerinden 30 gün sonra geçerli olur.Bu hali ile Ay Antlaşması sadece onu onayan ülkeler tarafından bağlayıcıdır.

Hazırlayan: Yavuz Tüğen

Bu yazımız, sitemizde ilk olarak 3 Aralık 2019 tarihinde yayınlanmıştır.

Okumaya devam et

Dünya

Aurora (Kutup Işıkları) Nedir Ve Nasıl Oluşur?

• İçerik Üreticisi:

Bu yazıyı yaklaşık 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Aurora denilen görsel şölen, Güneş fırtınalarının uzaya yaymış olduğu yüklü parçacıkların Dünya’nın manyetik alanı ile etkileşmesi sonucu oluşan göz alıcı ışıklardır. “Kutup Işıkları” da denilen bu parıltılar, tarih boyunca insanları büyülemiş muhteşem ışık şovlarıdır.

Kuzey ve Güney kutup noktalarında gözlemleyebildiğimiz Auroralar, Aurora Borealis (Kuzey Işıkları) ve Aurora Australis (Güney Işıkları) olarak da bilinirler.

Auroralar nasıl oluşurlar?

Güneş rüzgarlarıyla, yıldızımızdan yaklaşık saatte 1 milyon mil hızla uzaya fırlatılan ve hayli yüksek oranlarda yüklü elektronlardan oluşan parçacıklar, Güneş’ten ayrıldıktan neredeyse 40 saat sonra Dünya’nın çekirdeğinin ürettiği manyetik güç çizgilerini izleyerek manyetosfere ulaşırlar ve atmosferde bulunan elementlerle etkileşime girerler.

Manyetik Alan

Güneş rüzgarlarının taşıdığı yüklü parçacıklar, Dünya’nın manyetik alanı tarafından saptırılarak yönlendirilir. Ancak bunların bir bölümü, manyetik alan çizgilerini takip ederek gezegenimizin manyetik kutuplarından geçer ve atmosfere ulaşır.

 

Bilim insanı Celsius, 1741 yılında Auroraların meydana getirdiği manyetik akımları, manyetik kontrolün kanıtı olarak tanımlamıştır.

Kristian Birkeland ise 1908 yılında manyetik akımın Aurora arkı boyunca bu tür partikül hareketlerinin genellikle gün ışığından karanlığa doğru, Doğu-Batı doğrultusunda hareket ettiğini savunmuştur. Bu yönlenme hareketi daha sonra “Aurorasal Elektron Hareketi” ismini almıştır (ayrıca Birkeland akımı olarak da bilinir).

1800’lü yılların sonunda, Alman gökbilimci Hermann Fritz‘in katkılarıyla Auroranın çoğunlukla “Aurorasal Bölge” de görüldüğü saptanmıştır (Aurorasal Bölge Dünya’nın manyetik kutbunun çevresinde yaklaşık 2.500 km çapında halka şeklinde bir bölgedir). Bunun dışında oluşabilecek güçlü bir manyetik fırtına, geçici olarak Aurasal ovali genişlettiğinde, nadiren ılıman enlemlerde de görülebilir.

29 Temmuz 1998 yılında THEMIS uzay sondaları ilk kez Auroralara sebep olan manyetosferik fırtınanın başlangıcını görüntülemeyi başarmıştır. Sonda, Aurorasal yoğunlaşma başlamadan 96 saniye önce manyetik temas fikrini kullanarak ölçüm yapmış ve bunun üzerine astronom Vasilis Angelopoulos “Verilerimiz ilk kez açıkça gösteriyor ki manyetik temas bu olayın tetikleyicisidir.” ifadesini kullanmıştır.

Aurora ISS

Uluslararası Uzay İstasyonu’ndan Auroraların görünüşü.

 

Büyük manyetik fırtınalar, yaklaşık olarak 11 yılda bir gerçekleşen Güneş lekesi döngüsü ile en yoğun noktalara ulaşırlar. Bu fırtınalar, takip eden 3 yıl boyunca da etkisini sürdürebilir. Aurorasal Bölgenin içinde Auroranın meydana gelme olasılığı, genel itibariyle IMF (Gezegenler arası manyetik alan) çizgilerinin eğimine, özellikle de güney yönlü olmasına bağlıdır.

Solar rüzgar (Güneş rüzgarı) partikülleri çarpışır ve Dünya’nın manyetik alan çizgileri boyunca hızlanırlar. Bu sebeple iyonize olan atmosferin üst kısımlarındaki (80 km den yukarısında) oksijen ve nitrojen atomları, bu parçacıklar tarafından uyarılırlar.

Elektron kazanan nitrojen (azot) atomları ile, uyarılan oksijen atomlarının temel enerji düzeyine dönüşümüyle foton salınımı ortaya çıkar. İşte gökyüzünde gördüğümüz Auroralar, bu fotonlardır.

Tüm bu manyetik ve elektriksel kuvvetler, sürekli kayan kombinasyonlarla birbirleri ile etkileşirler. Bu kaymalar ve akışlar, 50,000 voltta 20,000,000 ampere kadar ulaşabilen atmosferik akımlar boyunca “Aurora’nın Dansı” şeklinde görülebilmektedir.

Aurora

Kuzey kutbuna yakın görülen auroralara bir örnek. Bu fotoğrafta görülen kuzey ışıkları, çıplak gözle bu kadar belirgin görülemez. Bu fotoğraf, uzun pozlama sonucu elde edilen belirginleşmiş bir görüntüdür.

Bu göz alıcı renkler nasıl oluşmaktadır?

Auroraların renkleri, Güneş’ten rüzgarlarıyla gelen yüklü parçacıkların atmosferimizde hangi elemente ait atomla çarpıştığına ve karşı karşıya geldikleri atmosfer yüksekliğine bağlıdır. Temel olarak açıklayalım:

Oksijen: Yeşil veya kahverengimsi kırmızı, absorbe edilen enerjinin miktarına bağlı olarak 240 km yüksekliğe kadar yeşil, bunun üzerinde ise kırmızı renktedir. Oksijenin başka bir atom veya molekülle çarpışması yüksek enerjisini emecek ve temel hale geçmesine engel olacaktır. Atmosferin üstünde yüksek oranda oksijen bulunur, Bu tür çarpışmalar, seyrek olduğu için oksijen kırmızı ışık yayabilir.

240 km’den aşağıya indikçe, çarpışma olasılığı artar ve böylece kırmızı renk oluşamaz. Bunun temel sebebi, başka bir atom veya molekülle çarpışmaların, temel hale geçmesine engel olacak ve sonunda yeşil ışık yayacak olmasıdır.

Nitrojen (Azot): Mavi, veya kırmızı. Bunun dışında atom iyonize olduktan sonra tekrar elektron kazanırsa mavi ışık oluşacaktır. Yüksek enerji seviyesinden temel seviyeye geri dönüyorsa kırmızı ışık yayacaktır. 90 km yüksekliğe kadar mavi bunun üzerinde ise kırmızı ışık görülecektir.

Yazan: Ulaş AKKAYA
Düzenleyen: Sinan DUYGULU & Zafer EMECAN
Bu yazımız, sitemizde ilk olarak 14 Ocak 2018 tarihinde yayınlanmıştır.

Okumaya devam et

Çok Okunanlar