Connect with us

Kozmik Anafor Arşivi

UFO’cu Sahtekarların Gözdeleri: Sirius, Dogon Kabilesi ve Pleiades

Bu yazıyı yaklaşık 10 dakikada okuyabilirsiniz.

UFO meraklıları ve savunucuları gökyüzünde gördükleri yıldızları, yeryüzünü ziyaret ettikleri iddiasında oldukları Dünya dışı varlıklara bağlamaya pek meraklıdırlar. Bu durum UFO fenomenini bir inanç haline getirmelerinin yanında, basit astronomi bilgilerinden dahi habersiz olmalarından kaynaklanır. Biraz uzun bir yazı olacak, ama okursunuz diye umuyoruz.

Ancak öncelikle belirtelim; biz dahil hiçbir astronom evrende yalnız olduğumuzu düşünmez. Bizler evrende hayatın, hatta zeki hayatın yaygın olduğunu bilimsel tahminlerimizle büyük bir olasılık olarak değerlendiriyoruz. Yani, hiç birimiz evrende yalnızız demiyor. Bununla beraber, konu gökyüzünde yaldır yaldır ışıklar saçıp dolaştığı iddia edilen UFO’lar olunca, inanç ve temennilerimizle değil, kanıtlara bakan bilim insanı kişiliğimizle yorum yapmak zorundayız. Yazımızı, bunu bilerek okuyun.

Bu arada, üstteki fotoğraf UFO’cuların bize delil olarak gösterdiği en net “uçan daire” fotoğraflarından biridir. Neyse, biz yazımıza dönelim:

Afrikalı bir kabile topluluğu olan Dogonlar’ın kendi kökenlerini Sirius B yıldızına dayandırdığı, Dogonlar’ın Sirius’un bir çift yıldız olduğunu binlerce yıl önceden bildikleri efsanesi, UFO meraklıları tarafından yıllardır dile getiriliyor. Bir an için bu hikayenin doğru olduğunu varsayıp, Sirius sisteminin gerçekte nasıl bir yer olduğuna göz atalım:

masques et danseurs dogons

“Bilinmesi imkansız” astronomi bilgilerine sahip oldukları iddia edilen bir grup Dogon kabilesi mensubu.

 

Şu anki kütlesine bakılarak yapılan hesaplara göre, başlangıç kütlesi yaklaşık beş güneş kütlesine sahip bir yıldızın anakol evresini tamamlayıp öldükten sonra geride kalmış olan çekirdeğidir Sirius B yıldızı. Artık enerji üretemeyen bu ölmüş yıldız çekirdeklerine beyaz cüce deniliyor.

Sirius B’nin görkemli yıldız günlerinin çok kısa sürdüğü biliniyor. Kütlesi fazlasıyla büyük olduğu için maalesef sadece 150 milyon yıl kadar parlayabilmiş, daha sonrasında dış katmanlarını uzaya salarak bugünkü haline gelmiştir. Yani bu yıldız; Sirius sisteminin oluşmasının üzerinden geçen 150 milyon yılın ardından Sirius B bir kızıl dev yıldıza dönüşmüş, bu sırada ortalıkta ne var ne yok silip süpürmüştür.

Bugün hala hayatta olan, “Dünya’dan çıplak gözle gördüğümüz” Sirius A ise, yaklaşık iki güneş kütlesinde olan deli dolu bir yıldızdır ve ömrünü tamamlamasına sadece 500-600 milyon yıl kadar kalmıştır. Sirius A, 9 bin santigrat dereceyi aşan yüzey sıcaklığıyla, Güneş’ten 25 kat daha fazla enerji yayar. Kısacası Sirius sistemi pek tekin bir yer değildir.

Sirius

Sirius Sistemi’nin bir sanatçı tarafından tasfiri. Solda Sirius A yıldızı, sağda ise beyaz cüce Sirius B yıldızı görünüyor. 

 

Bugün yaklaşık 250 milyon yaşında olan Sirius sisteminin ilk 150 milyon yılını birbirine çok yakın Sirius A ve Sirius B yıldızlarının çılgın attığı bir dönem olarak nitelemiştik.

Daha açık ifade etmek gerekirse, bu ilk 150 milyon yılda yaşananlar; değil burada yaşam oluşması, yaşama izin verebilmesi muhtemel gezegenlerin, henüz yolun başındayken kavrulup yok olması için yeterlidir. Çünkü Sirius B yıldızı ölmeden önce bir kırmızı dev yıldıza dönüşmüş, Güneş’in yaydığının binlerce katı enerji yayarak sistemdeki her şeyi kavurmuştur.

NGC5189

Sirius B gibi düşük kütleli yıldızların kırmızı dev evresinin ardından aldığı tipik hal olan bir “gezegenimsi bulutsu”. Yıldız, bu aşamada kütlesinin büyük bir kısmını uzay boşluğuna savurarak “dağılır”. Sirius B yıldızı da bunun aynısını yapmış, kütlesinin büyük kısmını uzaya savurmuş, geride sadece 25 bin santigrat derece sıcaklığa sahip olan çekirdeği (beyaz cüce) kalmıştır.

 

Bir an için buradaki gezegenlerin çok ama çok şanslı olduğunu ve sağlam kalabildiğini düşünelim: Sirius sisteminin şu anki 250 milyon yıllık yaşı düşünüldüğünde, bu yıldızların çevresindeki olası gezegenlerin henüz bir yer kabuğu oluşturabilecek kadar bile soğuyamamış olduğunu görebiliriz. Eğer varlarsa, bu gezegenlerin tamamı şu an hala oluşum aşamasında alev alev yanıyor.

Devasa volkanlar patlıyor, göktaşları tarafından bombardımana uğruyorlar ve yüzey sıcaklıkları bin santigrat derece civarlarında. Normalde gezegenlerin yüzey sıcaklıklarının düşmesi, volkanik aktivitelerin kabul edilebilir seviyelere inmesi ve tam anlamı ile soğuk ve katı bir yüzey oluşturabilmeleri için “en az” 1 milyar yıllık bir zamana ihtiyaç duyuluyor. Fakat Sirius sistemi henüz sadece 250 milyon yaşında, yani çok çok genç.

Bizim güneşimizle kıyaslarsak, Güneş şu anda beş milyar yaşındadır ve beş milyar yıl daha yaşayacaktır. Bu da demek oluyor ki, yeryüzünde dinozorlar gezinmeye başladığında, Sirius A ve B yıldızları henüz oluşmamışlardı bile.

14-226_0

Tipik bir “gezegen oluşum diski”nin tasfiri. Bu oluşum disklerinde meydana gelen cisimler, yüz milyonlarca yıl boyunca çarpışarak yeni ve daha büyük gezegenler oluştururlar. Aynı zamanda var olan gezegenlerin bir kısmı da bu çarpışmalar sonucu yok olur. Sonuçta, yıldız oluşumlarının ilk bir milyar yıllık sürecinde, ortam yaşama uygun bir gezegenin oluşması için çok düşmancadır.

 

Bu kadar açıklamadan sonra; Dogonlar’ın kökenlerini belirtmek için yanlış yıldız sistemini seçtiklerini söylemek zorundayım. Orası bırakın zeki bir yaşam oluşmasını, ziyaret edilip birkaç saat kalınacak bir yer bile değil. Dogonlar, Sirius’tan gelen uzaylılar söylentilerini ortaya atmadan önce biraz okuyup araştırsalardı, daha uygun bir yıldızı seçip daha inandırıcı olmaları mümkün olabilirdi. Ayrıca Dogonlar ve Sirius B mitinin oluşumuyla ilgili Evrim Ağacı’nın yayınladığı şu makaleye göz atmanızı tavsiye ederiz.

Pleiades (Ülker) Yıldız Kümesi de, tıpkı Sirius B ve Dogonlar hikayesinde olduğu gibi, astronomi bilimi konusunda temel bilgilere dahi sahip olmayan kişiler tarafından dünya dışı zeki yaşam barındırdığı öne sürülen, hatta buradan Dünya’yı ziyarete gelenlerle uyduruk röportajlar yapılan bir yıldız kümesidir. Evet, yanlış anlamadınız; bu yıldız kümesinde yaşayan uzaylılar Dünya’ya gelip röportajlar bile verirler. UFO safsatalarını ortaya atanların yaydığı bu çok ünlü röportajdan iki cümle alıntılayalım:

“Ellerimizde sadece üçer parmağa sahibiz. Çünkü, daha fazlasına ihtiyacımız olmadığını (!) gördük. Bu üç parmak, bedenimizin fiziksel manevralarına ve zihnimize karşılık verirler. Biz, eğer istersek, yerçekimine de karşı koyabiliriz.”

tumblr_nfpw0ddIVa1u18zxzo1_1280

Pleiades’ten geldiği iddia edilen “sarışın mavi gözlü” uzaylı ablamızla ilk temas anını canlandıran resim. Bu resim UFO’cular için neredeyse ikonik bir anlam taşıyor.

 

Neyse, bu saçmalıkları bir kenara bırakıp devam edelim: Yaklaşık 400 ışık yılı uzaklıkta ve çıplak gözle büyük şehirlerde bile rahatlıkla görülebilen Pleiades (Ülker veya Yedi kızkardeş) kümesi; çok genç, en fazla 250 milyon yaşında, yeni oluşmuş yıldızları barındıran, genç dev yıldızların güçlü yıldız rüzgarlarıyla ortalığı kavurduğu, cehennem misali bir yıldız kümesidir. Dünyadan sakin ve güzel göründüğüne bakmayın, burası bir yıldız oluşum bölgesi, yani bir nebuladır ve nebulayı oluşturan gaz bile henüz tam anlamıyla dağılmamıştır.

Kümede 500 ila 1000 arasında yıldız bulunduğu tahmin edilmektedir. Ancak bu yıldızlar sadece 45 ışık yılı genişlikte gibi dar bir alana sıkıştıkları için iç içe geçmiş gibidirler. Kümeyi çıplak gözle görmemizi sağlayan yaklaşık 10 tane dev yıldız vardır. Bu yıldızların her birinin ışıma gücü Güneş’ten binlerce kat fazladır ve sistemi güçlü yıldız rüzgarlarıyla şekillendirirler. Güneş’ten yüzlerce kat fazla ısı ve radyasyon yayarlar.

m45__1920x1080

Pleiades (Ülker) Kümesi o kadar gençtir ki, yıldızların içinde oluştuğu nebuladan kaynaklanan gaz ve toz henüz dağılma şansı bile bulamamıştır.

 

Üstelik, kümedeki “ileride daha dost canlısı hale gelecek olan” küçük yıldızların çevrelerinde var olabilecek gezegenlerin hemen tümü henüz soğuma sürecinde ve en az bin santigrat derecelik yüzey sıcaklığına sahiptirler. Yani Ülker kümesindeki gezegenlerin yer kabuğu bile daha soğumamıştır.

Daha 250 milyon yaşındaki bir yıldız sistemi, “yeni doğuyor” demektir. Burada hayat aramak, hele ki zeki yaşam olduğunu iddia etmek ise abesle iştigalden öte değil. Bir yıldız sisteminde “gelişkin” hayat arıyorsanız, onun en az iki milyar yaşında (bu da az ama neyse) olması gerekir ki, gezegenlerin soğuması, sistemde gezinen serseri meteorların makul sayıya inmesi, atmosferin dengeye oturması, ortalığın sakinleşmesi gereklidir…

Pleaides kümesi, önümüzdeki 200-300 milyon yıl içinde yavaşça dağılacak ve yıldızları Samanyolu içine saçılacak. Bu sırada bugün çıplak gözle kümeyi görmemizi sağlayan dev yıldızlar birer süpernova patlaması ile yok olacak ve kümedeki diğer dost canlısı yıldızların olası gezegenlerini radyasyon bombardımanına tutacaklar. Birkaç milyar yıl sonra ise Samanyolu’na dağılmış olan diğer küçük yıldızların çevrelerindeki gezegenler yaşama daha uygun hale gelmeye başlayacaklar. Kimbilir, belki bazılarında yaşam, bazılarında ise zeki yaşam oluşacak. Ama buna daha en az üç milyar yıl var.

Cirius_B_by_Tw_design

O-B tipi yıldızlar, muazzam ışıma güçleri ve yıldız rüzgarları ile oluştukları bulutsu içinde hakim konumdadırlar ve yaydıkları radyasyon ile ömürlerinin sonuna kadar bu bölgeleri yaşam için dost canlısı olmayan yerlere dönüştürürler. Pleiades Kümesi, şu an bu dev azman yıldızların hakimiyeti altındadır.

 

Tüm bunlar bilinmesine rağmen, hala Plaiades’ten gelen uzaylılarla ilgili haberler yapıyor, bu haberleri görece “saygın” kurumlar adı altında yayma girişimlerinde bulunuyorsanız, sizleri bilim dünyasından kimsenin ciddiye almayışına şaşırmamanız gerekir. Ya da en azından bu tür gerçek dışı hikayeleri uyduracağınız, bilim insanlarının da kolay kolay itiraz edemeyeceği yıldız sistemleri seçin. Olabilecek en imkansız yerler üzerine hikaye uydurup sonra da “vay efendim niye bizi ciddiye almıyorsunuz?” diye feveran etmenin pek anlamı yok…

Yıldızımız Güneş’in çevresinde çıplak gözle göremediğimiz ama yaşam için çok daha uygun şartlar sağlayan dost canlısı yıldızlar vardır. Bu yıldızları birkaç ay önce tek tek burada anlatarak sizleri bilgilendirmeye çalıştık. Bu yıldızlar hakkında, sitemizde “yakınımızdaki yıldızlar” şeklinde aratarak bilgi alabilirsiniz.

UFO’cular astronomi ile ilgilenmedikleri ve gerçekleri bilimsel disiplinle araştırma zahmetine girmedikleri için hala yüzlerce yıl önce insanların gökyüzüne bakıp yaptıkları yorumlarla UFO fenomenine cevap aramaya çalışıyorlar. Çıplak gözle göremedikleri daha uygun yıldızlardan haberdar bile değiller. Olsalar bile, herkesin bildiği popüler yıldızları örnek vererek daha çok taraftar toplayabileceklerini düşünüyorlar. Eh tabii, Lalande 21185 veya Lacaille 8760 yıldızını anlatmaya çalışmaktansa; Vega, Sirius falan daha havalı duruyor.

Dünya’dan çıplak gözle görebildiğimiz yıldızların yüzde 99’u yaşama hiçbir şekilde izin vermeyen kısa ömürlü dev yıldızlardır. Ancak bunu bilmedikleri (merak da etmedikleri) için Sirius’tan, Pleiades’ten, Vega‘dan, Kutup Yıldızı‘ndan, Betelgeuse‘dan uzaylı geldiğini iddia ederler. Bu kadar cehalet, neyle mümkündür, bilemiyoruz!

Zafer Emecan

Kozmik Anafor Arşivi

Video: Gökalp Gönen İle Animasyon ve CGI

• İçerik Üreticisi:

Bu yazıyı yaklaşık 1 dakikada okuyabilirsiniz.

Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbirliği içinde hazırladığımız “Meğer Hepsi Kurguymuş” isimli programımızda; Pentagram’ın Sur klibindeki kısa animasyon filmi ile geniş bir tanınırlığa kavuşan Gökalp Gönen konuğumuz oldu…

Gökalp Gönen, dünya çapında Avarya gibi başarılı animasyon filmlerine imza atan, çok sayıda uluslararası ödüle sahip başarılı bir yönetmen ve animasyon sanatçısıdır. Nurcan Seven ve Ümit Çakır moderatörlüğündeki programımızın Youtube videosunu, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz.

Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor Astronomi Platformu olarak, her zaman popüler bilim platformlarının işbirliği içinde olmasının, ülkemizde bilimin tüm halk tabanında yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin BilimfiliGerçek BilimAçık Bilim,  Gelecek Bilimde ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi popüler bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz.

Unutmayın, popüler bilim platformları ve bilim insanları, birbirleriyle işbirliği içinde olmazlar, yalnız başlarına hareket etmeyi tercih ederlerse, ülkemizde bilim halk tabanında yeterince yaygınlaşamaz ve değer göremez!

Hypatia Bilim‘i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke,
Kozmik Anafor‘u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz.

Okumaya devam et

Güneş Sistemi

Maat Mons, Venüs’teki Dev Volkan

• İçerik Üreticisi:

Bu yazıyı yaklaşık 2 dakikada okuyabilirsiniz.

Maat Mons, Venüs’teki en yüksek ikinci dağdır. Onu Venüs’ün diğer yüksek dağlarından ayıran şey ise, gezegenin en yüksek yanardağı olmasıdır.

Venüs’ün atmosferi kalın bulutlarla kaplıdır. Bu nedenle yörüngeden yüzeyinin görüntülenebilmesi mümkün değildir. Ancak, 1990’lı yıllarda Magellan Uzay Aracı sayesinde, yüksek çözünürlüklü radar görüntüleri ile kalın Venüs bulutlarını yarıp geçerek gezegenin ilginç yüzey oluşumlarını inceleme fırsatını elde etmiş olduk.

Venüs yüzeyinde bilinen en belirgin oluşumlar, hiç kuşkusuz ki volkanlardır. Gezegen üzerinde 1.100 den fazla volkan oluşumu olduğunu biliyoruz. Henüz onların hala etkin birer yanardağ olup olmadıkları ile ilgili kesin bir kanıya sahip olmasak da, bu oluşumların Venüs yüzey şekillerini son 300 ile 500 Milyon yıl öncesine kadar önemli ölçüde değiştirdiklerinden eminiz.

Üstteki fotoğrafta yer alan bu üç boyutlu görüntü, Venüs’ün bilinen en büyük volkanı olan Maat Mons yanardağına ait. Macellan Sondasından alınan radar görüntülerini ve Venüs yükseklik verilerini birleştiren gökbilimciler, sonuçta bu üç boyutlu Venüs volkan yapısı görüntüsünü oluşturmayı başardılar.

İsmini Eski Mısır’ın adalet ve doğruluk tanrısı Maat’dan alan bu volkan oluşumu, yaklaşık 395 km çapa ve yüzeyden yaklaşık 8 km yüksekliğe sahip. Görselde Maat Mons’u, zirvesinden 560 km uzakta ve yerden yaklaşık 1,6 km yukarıdaki bir bakış noktasından görüyoruz. Ön tarafta görmüş olduğumuz oluşumlar, katılaşmış lav akıntılarıyla kısmen kapalı duruma gelmiş ve ciddi oranda parçalanmış ovalardır.

Araştırmalar, Maat Mons’un zirvesinden lav akış izleri olduğunu gösteriyor. Bu da volkanın nispeten yeni bir tarihte patladığının, hala aktif bir volkan olduğunun işareti olarak niteleniyor. Yine de, radar verileri ile bu görüşü doğrulamak mümkün değil. Dünya’ya yakın büyüklük ve kütlesiyle Venüs’ün jeolojik olarak hala aktif bir gezegen olduğuna eminiz ancak, tüm atmosferini kaplayan bulutların görünür ışık dalga boyunda gözleme izin vermemesi nedeniyle kesin bir kanıta şimdilik ulaşamıyoruz.

Hazırlayan: Sinan DUYGULU

https://www.lpi.usra.edu/meetings/lpsc1994/pdf/1475.pdf
https://photojournal.jpl.nasa.gov/catalog/PIA00106

Okumaya devam et

Fizik / Astrofizik

Negatif Enerji ve Negatif Kütleli Madde Nedir?

• İçerik Üreticisi:

Bu yazıyı yaklaşık 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Negatif enerji ve negatif kütle, özellikle “warp sürüşü” veya “solucan deliği” gibi kavramların konuşulduğu ortamlarda sıklıkla dile getiriliyor.

Bu kavramların gerçekliği her ne kadar tartışmalı olsa ve bilim insanlarının büyük kısmı tarafından spekülasyon olarak görülse de, ne olup olmadıklarını açıklamak gerektiğini düşündük.

Negatif Kütleli Madde

Negatif kütleli madde denildiğinde çoğumuzun aklına Antimadde ya da Karanlık Madde geliyor. Ancak, bunlarla karıştırmayınız. Teorik fizikte, negatif kütle sahibi madde, 0 ağırlıktan daha düşük kütleye sahip, “hiçbir şeyden daha hafif” diye tabir edebileceğimiz ve kütle çekimi tarafından çekilmeyen tersine itilen spekülatif bir egzotik maddedir.

Bir ya da daha fazla enerji durumunu ihlal eder. Bir tartı üzerine koyarsanız tartıya ters basınç uygular ve -10 kg gibi bir sonuç görürsünüz. Eğer evrende negatif kütleli egzotik madde çeşitleri varsa, gezegenlerin, yıldızların hatta galaksilerin kütle çekimleri tarafından çok uzaklara itilmiş ve belki de hiçbir zaman ulaşamayacağımız galaksiler arası derin uzayda bulunuyor olabilirler.

Peki fizik kanunlarını ihlal ediyorsa nasıl gerçek olabilecekmiş gibi konuşabiliyoruz? Böyle bir şeyin bizim evrenimizde bulunmaması gerekmez mi? Katı haldeki negatif kütleli madde, ancak “mükemmel sıvı” diye tabir edilen bir halde negatif kütle sahibi maddede bulunabilir.

Kanada, Montreal Üniversitesi’ndeki kozmologlar Saoussen Mbarek ve Manu Paranjape mükemmel sıvı haldeki negatif kütle sahibi bir maddenin hiçbir enerji durumunu ihlal etmediğini açığa çıkardı. Gereken tek şey, bu maddeyi Big Bang esnasında üretmiş olabilecek bir mekanizma. Kısacası şu anda böyle bir maddenin gerçekliğini ne inkar edip imkansız diyebilecek ne de onaylayabilecek bir durumdayız.

Negatif enerji

Negatif enerji, adından da anlaşılacağı üzere eksi değerleri olan enerji seviyelerine denir. Karanlık Enerji ile karıştırmayınız. Tamamen kuramsal olan negatif kütleli madde, aksine negatif enerji çeşitli kuantum durumlarında stabil olmayan şekilde mümkün olabiliyor.

Bununla birlikte karakteristik olarak negatif enerjiye oldukça benzeyen ancak negatif enerji sayılmayan ve çok küçük ölçeklerde gerçekleşen Casimir etkisinden de bahsedelim. 1933’te Hendrik Casimir, Kuantum Teorisi’nin kanunlarını kullanarak garip bir öngörüde bulundu. Casimire göre; (alttaki resimde görülen) vakum içerisindeki iki adet paralel, yüksüz metal plaka birbirlerini itecekti.

Normalde yüksüz olan bu plakaların sabit durması gerekmekteydi ancak bu iki plaka arasındaki vakum boş değildi, gerçekliğe giriş, çıkış yapan sanal parçacıklar ile doluydu. Bu noktada sanal parçacıklarla ilgili yazımıza göz atmanız faydalı olacaktır. (Bkz. Belirsizlik ve Kuantum Dalgalanmaları)

Bu vakum, çok kısa ömürlü elektronların ve pozitronların ortaya çıkıp birbirlerini imha ederek yok olduğu kuantum aktiviteleri ile doludur. Normalde bu yoktan var olan ufak madde-antimadde olayları Enerjinin Korunumu Kanunu’nu ihlal ediyor gibi görünse de; belirsizlik ilkesi sebebiyle bu küçük patlamalar inanılmaz ölçüde kısa ömürlü olup, net enerjide değişikliğe sebep olmamaktadır. Böylece Casimir bu kısa ömürlü olayların plakalar arası vakumda bir basınç yaratacağını ve bu basıncın plakaları iteceğini keşfetti. Normalde bu plakalar birbirinden uzakken bu etki gerçekleşmezken, plakalar yaklaştırıldıkça aralarında bu enerji açığa çıkmaya başlar.

Bu enerji 1948’de laboratuvarda, Casimir’in öngördüğü gibi gözlemlendi. Bu enerjiyi ölçmek için inanılmaz hassas ve sanat eseri sayılabilecek ekipman gerektiğinden, 1996’da ilk hassas ölçüm yapıldığında bu etkiden kaynaklanan basıncın bir karıncanın ağırlığının 30 binde 1’i kadar olduğu bulundu. Tahmin ettiğiniz gibi uzay-zamanı bükmek için çok yeterli değil.

Negatif enerjiye başka bir örnek de, kara deliklerin buharlaşma sürecinde açığa çıkan ve Hawking radyasyonu mekanizması sırasında oluşan kısa ömürlü sanal parçacıklar verilebilir.

Hazırlayan: Berkan Alptekin

Okumaya devam et

Kozmik Anafor Arşivi

Fantastik Uzay Projeleri: Yıldız Motoru

• İçerik Üreticisi:

Bu yazıyı yaklaşık 8 dakikada okuyabilirsiniz.

Görünen o ki insanlık Ay’dan sonra Mars’ı da gözüne kestirdi. Önümüzdeki 10 yıllık süreç, bu konuda çok ciddi gelişmeler gösterecek gibi duruyor. Tabii Mars ile de kalınmayacak, eğer kendi türümüzü yok etmezsek, 21. Yüzyıl sona ermeden Güneş Sistemi’nin pek çok noktası muhtemelen insan oğlunun ulaştığı yerler haline gelecek. Peki ya bunun da sonrası? Bir yıldız motoru yapıp yıldızımızla birlikte yolculuğa çıkmak mı?

Başka yıldızlara gitmeye çalışacak uzak gelecekteki torunlarımız. Ama bu huzur dolu yuvamızı, biricik Güneş’imizi terk etmek istemezsek ne olacak? Başımızı alıp gitmektense, Güneş’imizi de yanımızda götürsek, olmaz mı? Hmm… Bunun da bir yolu var, tek ihtiyacımız ise bir Yıldız Motoru. Kemerlerinizi bağlayın, Güneş Sistemi’ni devasa bir uzay mekiğine dönüştürüyoruz.

İlk bakışta ütopik gibi gelmiş olabilir. Ancak unutmayın; “Fantastik Uzay Projeleri” yazı serisindeyiz. Hem hatırlatmak isteriz ki önceki yazılarımızda “Gök Kancaları” yapıp, Dünya’mızın yörüngesine yerleştirmiştik. Bununla kalmadık, başka gezegenlere, onların uydularına ve hatta gök taşlarına bile gök kancaları kurarak Güneş Sistemi’nin dört köşesini su yolu yaptık. Ender bulunan madenleri ve füzyon için gerekli elementleri Dünya’mıza getirip, füzyona hükmederek enerji sorunumuzu büyük oranda çözdük.

Füzyon da kesmedi, Güneş’in ürettiği her 1 kalori enerjiyi kontrol altına almaya karar verdik. Merkür’ü feda edip bir Dyson küresi yaptık. Bu sayede Kardashev ölçeğinde 2. seviye medeniyet seviyesine yükseldik.

Teknolojide ulaştığımız bu noktayla, hedeflerimizi çok daha ileriye taşıyabileceğiz. Güneş Sistemi artık bizden sorulduğuna göre yeni hedef Güneş Sistemi’nin dışı olmalı. Ancak, uzay boşluğu; karanlık, soğuk ve sıkıcı… Üstelik yakınlarda da ilgi çekici pek fazla şey yok. Örnek verecek olursak, bize en yakın yıldızları içeren Alfa Centauri yıldız sistemi Güneş Sistemi’mizden 4.3 ışık yılı mesafede.

Yani ışık hızıyla gitsek, ulaşmamız 4.3 yıl sürecek. Işık hızının yaklaşık %0.1’i ile yolculuk etsek, 4300 yıllık bir yolculuktan bahsediyoruz. Kaldı ki, şu ana kadar insan yapımı bir aracın ulaşacağı en yüksek hız olarak, Nasa’nın Parker Güneş Sondası’nın 193km/sn’lik hızı öngörülüyor ki bu da ışık hızının sadece %0.064’üne tekabül ediyor. Elbette Dyson küresi teknolojisine ulaşmış bir medeniyet için çok daha hızlı yolculuklar öngörmek yanlış olmasa da uzay boşluğundaki mesafelerin büyüklüğünü de göz ardı etmemek gerekir. Üstelik hedef noktamıza vardığımızda bulacaklarımızın da bu çileli yolculuğa değer olması gerekir.

 

Bu bağlamda bir yıldız motoruna sahip olmak beraberinde çok farklı avantajlar getirebilir. Yıldız motoru, Güneş’i (ya da genel manada bir yıldızı) mevcut yörüngesinden oynatmak ve farklı yönlere doğru hareket ettirmek için tasarlanmış, olası farklı varyasyonları bilimsel olarak kanıtlanmış, hipotetik mega yapıya verilen addır. Güneş’i yerinden oynatacağız deyince tabii, “Eee, Dünya’dakiler ne yapacak? Dünya Güneş’siz mi kalacak?” endişesine kapılabilir insan. Telaşa hiç gerek yok. Dünya ve Güneş Sistemi’nin diğer tüm üyeleri kütle çekim kuvveti ile Güneş’e sabitlenmiştir. Güneş nereye, herkes oraya.

İşte yıldız motorunu güzel kılan en temel özellik de bu diyebiliriz. Yazımızın başında “Güneş Sistemi’ni devasa bir uzay mekiğine dönüştürüyoruz” derken kast ettiğimiz buydu. Hayata geçirilen bir yıldız motoru ile kolonize edilmiş halde Güneş Sistemi’ni toptan hareket ettirebiliriz.

Peki bunu neden yapmak istiyoruz?

  • Samanyolu Gökadası’nda bulunan diğer sistemleri kolonize etmek için, onlara doğru tüm Güneş Sistemi olarak gitmek isteyebiliriz. Yeteri kadar yaklaştığımızda görev araçları gönderip, ihtiyacımız olan kaynakları elde edebiliriz. Ya da yakınlarında bir yere park edip, sürekli yeni komşumuzdan faydalanabiliriz.
  • Dünya’mızı hatta Güneş Sistemi’ni topyekûn yok edecek bir süpernova patlamasının etkilerinden kaçmak zorunda kalabiliriz. Tip 2 seviyesine ulaşmış bir medeniyet, çevresindeki pek çok yıldızın yapısını ve ne kadar ömrünün kaldığını çok detaylı şekilde hesaplayabilmiş olacaktır. Bu da onlara olası süpernova patlamalarını milyonlarca yıl önceden tespit etme kabiliyeti verecektir. Bu medeniyet, kendisini tehdit edecek bir patlamayı ön görmüş ve ondan kaçma mücadelesine girmek zorunda kalabilir.

(Burada bir ayrıntıyı belirtelim, böyle bir olayı gözlemleyerek önceden bilemeyiz. Süpernova patlaması yaşamış bir yıldızı tespit ettiğimizde, o yıldız aslında çoktan patlamış ve ışığı bize ancak ulaşmıştır. O nedenle, önlem alabilmek için yıldızın formasyonunu çok iyi bilip, ne kadar ömrü kaldığını hesaplamak gerekecektir. Bugün, Dünya’mıza zarar vereceği düşünülen süpernova adayı yıldız yoktur.

Betelgeuse isimli büyük kütleli yıldızın her an patlayacağı düşünülse de çok uzak olması nedeniyle, gökyüzünde haftalar sürecek bir ışık şöleninden öteye gitmeyecektir. Bu olay, siz bu satırlar okurken de gerçekleşebilir, milyonlarca yıl sonra da. Dünya’yı tehlikeye atabilecek süpernova patlamalarının 15 milyon yılda bir gerçekleştiği düşünülmektedir.)

  • Bir başka yıldızın yakınlarına sokulmak ve Dünya’mızı onun yörüngesine sokarak Güneş Sistemi’ni terk etmek.

Shkadov İticisi

Aynı Dyson küresinde olduğu gibi, 1937 yılında Olaf Stapledon tarafından yazılan Star Maker romanında yıldız motoru konusu da işlenmiştir. Ancak bilimsel literatüre girmesi, ilk olarak Leonid Mikhailovich Shkadov tarafından 1987 yılında tanıttığı makalesi ile olmuştur. Shkadov, Güneş’in etrafına kurulacak devasa ama çok ince bir ayna tasarlamıştır.

Aslında, Shkadov Thruster (Shkadov İticisi/Roketi) olarak adlandırılan bu yapı, Dyson küresi ebatlarında bir roket motoru olarak düşünülebilir. Prensipte bir roket gibi çalışan motorumuz, birbirlerine ters vektörler olan Güneş’in kütle çekim kuvveti ve radyasyon basıncı sayesinde sabit konumda kalacak, Güneş’ten gelen ışığı, yani fotonları yansıtarak itki kuvveti oluşturacak ve hareket sağlayabilecektir. Ancak Shkadov İticisi’nin bazı dezavantajları vardır:

  • Bu yöntem ile elde edilecek hız muhtemelen tatmin edici olmayacaktır. Galaktik ölçekte kayda değer mesafeler almak yüz milyonlarca yıl sürebilir.
  • Shkadov İticisini, yani aynamızı; gezegenleri ve tabii Dünya’mızı yakma riskini karşı sadece Güneş’in kutuplarının üzerine koyabiliriz. Bu da istediğimiz her yöne gidemeyeceğimiz anlamına gelir.

Kedi olmadan fare yakalama meraklısı insanlık, madem Shkadov İticisi ciddi dezavantajlar barındırıyor, öyleyse daha iyisini tasarlayalım demiş ve de Illinois Üniversitesi’nden Fizik profesörü Matthew Caplan yeni bir tasarım yapmıştır. Shkadov İticisi gibi yıldız motorlarına “Pasif iticiler” tanımlaması yapan Caplan, bir yıldız motoru inşa edecek olan medeniyetin Dyson küresi sahibi olduğu varsayımından hareketle, bu Dyson küresi yardımıyla, termonükleer enerji kullanan ve “Aktif itici” olarak tanımladığı yeni bir yıldız motorunu ortaya çıkarmıştır. En azından kâğıt üzerinde.

Görsel Telif: Getty/Cokada

Caplan İticisi

Caplan iticisinin/roketinin, gerekli kuvveti elde edebilmesi için ihtiyaç duyulan yakıt, Dyson küresinin Güneş üzerinde küçük bir noktaya odaklanması ile oluyor. Aşırı derecede ısınan bölgeden Güneş için küçük ama bizim için büyük kütleler kopması bekleniyor. Bu malzeme, aktif iticimizce yakalanıp, motor üzerinde bulunan füzyon reaktörlerinde enerjiye çevriliyor ve aşırı yüksek ısıdaki nükleer atık, motorumuzun Güneş’e uzak ucundan dışarı atılarak çok büyük bir itki kuvveti elde ediliyor.

Elbette, motorun Güneş’e saplanmaması ve Güneş’i itebilmesi için de motorun Güneş’e bakan ucundan yine motor üzerinde bulunan parçacık hızlandırıcılarda hızlandırılmış hidrojen Güneş’e doğru ateşleniyor. Böylece, Caplan iticisi hem kendini dengelemiş hem de elde ettiği itkiyi Güneş’e yönlendirmiş oluyor.

Caplan, yaptığı çalışmada, iticinin gücünü maksimuma çıkardığımızda, Güneş’in, yıldız motoruna 100 milyon yıl yetecek kadar enerji vereceğini gösteriyor. Ancak, aktif itki yöntemi ile varılacak hızlar sayesinde, bunun çok daha altında bir zaman diliminde yukarıda belirttiğimiz amaçlarımıza ulaşabiliriz.

Güneş’in kütlesini yakıt olarak milyonlarca yıl boyunca harcadığımızda, Güneş’in ömrünü kısalttığımız düşünülmemelidir. Bilakis, bir yıldızın ömrü kütlesi ile ters orantılıdır. Güneş, kütlesinden kaybettikçe, kendi yakıtını daha yavaş harcayacak ve ömrünün kısalması şurada dursun, bilakis uzayacaktır.

Elimizde, böyle bir yıldız motorunun var olduğunu düşünsenize… Kim bilir, belki Samanyolu’ndan sıkılır ve “neden başka gökadaları da kontrol altına almayalım ki?” bile diyebiliriz.

Bekle Andromeda, biz geliyoruz!

Hazırlayan: Uğur Çontu
Düzenleyen: Kemal Cihat Toprakçı

Kaynaklar ve Referanslar: 

1. Mosher, D. (2018, Kasım 05). NASA just smashed the record for the fastest human-made object – Its $1.5 billion solar probe is flying past the Sun at up to 213,200 mph. Erişim Tarihi: Şubat 24, 2021, Erişim Adresi: https://www.businessinsider.com/nasa-parker-solar-probe-fastest-human-object-2018-11

2. Hadhazy, A. (2018, Şubat 15). How to move an entire solar system. Erişim Tarihi: Şubat 24, 2021, Erişim Adresi: https://www.popularmechanics.com/space/deep-space/a10885/the-shkadov-thruster-or-how-to-move-an-entire-solar-system-17000392/

3. Badescu, V., & Catchcart, R. B. STELLAR ENGINES AND THE CONTROLLED MOVEMENT OF THE SUN. Erişim Adresi: https://www.dynamical-systems.org/zwicky/stellarengines.pdf

4. Caplana, M. E. Stellar Engines: Design Considerations for Maximizing Acceleration. Erişim Tarihi: Şubat 24, 2021, Erişim Adresi: https://drive.google.com/file/d/1ZpjAWcPhbCMTFYqPI5HnqtlHGWqzL45S/view

Okumaya devam et

Çok Okunanlar