Connect with us

Kozmik Anafor Arşivi

Bursa Ulu Camii Minberinde Güneş Sistemi Var Mı?

Bu yazıyı yaklaşık 10 dakikada okuyabilirsiniz.

Bursa’da 1396-1400 yılları arasında yapılan Bursa Ulu Camii hakkında uzun zamandır basınımızda bazı haberler yapılıyor. Habere göre Ulu Cami’nin minberinde Güneş Sistemi ve Çift Yıldızların motifleri yer alıyormuş, hatta hatta çift yıldızlar, kuyruklu yıldızlar ve gökadalar da varmış. Haberler ilgimizi çekti ve biz de ele almaya karar verdik. (Haber)

Öncelikle şunu belirtmemiz gerekiyor. Bu minber gerçek anlamıyla muhteşem bir sanat eseridir. Sanat tarihi açısından, Selçuklu oyma sanatından Osmanlı ahşap oymacılığı sanatına geçişin en önemli örneklerinden biri olarak gösterilir.

Hacı Abdülaziz oğlu Mehmed isimli bir sanatkar tarafından yapıldığı bilinen minber (çünkü sanatçı minber üzerine kendi ismini yazmıştır), ceviz ağacındandır ve “kündekâri” dediğimiz yöntemle inşa edilmiştir. Yani, minberin parçaları çivi veya yapıştırma ile değil, birbirine geçip bir arada tutunabilecek biçimde tasarlanmıştır.

ulucamiminberdetay

Caminin muhteşem kündekari minberindeki işlemelerin detaylı görünümü. Bu minber, tarihi olduğu kadar işçiliği ve sanat değeri açısından da eşsizdir. Öyle ki, minberin tek bir panelini bir sanat müzayedesinde satışa çıkarsanız, onlarca milyon dolara alıcı bulması kaçınılmazdır.

 

Evliya Çelebi bu minberi şöyle anlatır; “Üzerindeki çiçek resimleriyle yazılarını, cihan ressamları toplansa yapamazlar, örneği yoktur”. Bu cümle son derece doğrudur, çünkü Osmanlı’nın daha sonraki dönemlerinde bu kadar ince işlenmiş ve sanat değeri yüksek cami minberlerine son derece nadir rastlanır.

Bu konuyu ele alırken dikkatinizi bilime ve tarihimize verdiğimiz öneme çekmek istiyorum. Konuyu da haberde yazılan yazılar üzerinden ele alacağım. Haberin benzerlerini Google’da “Ulu Camii Güneş Sistemi” tarzında aramalar yaparak bulabilirsiniz. (Bknz.)

  • İddia: Güneş ve etrafında dönen gezegenlerin gerçek uzaklıklarına göre işlendiği tarihi minber, bugün dahi bilim dünyasının görevini net tespit edemediği çift yıldızlar hakkında da ipuçları veriyor. Yüzlerce parça ahşabın çivi kullanılmadan bir araya getirilmesiyle oluşturulan minber göz kamaştırıyor.

Gerçek uzaklıkların orantılı olduğu iddia edilmiş. Öyleyse biz kendi modelimizi oluşturup test edelim bakalım gerçek oranlarla nasıl bir Güneş Sistemi kurabiliyoruz.

Gerçek: Eğer Dünya’yı 1 cm’lik bir daire şeklinde çizseydik, Jüpiter’i 10 cm, Güneş’i 100 cm çizmemiz gerekirdi. (Hesabımız kolaylaşsın diye Dünya’nın yarıçapını 7000km kabul edip hesap yaptık) Bunlar sadece boyutlarının oranları. Şimdi de boyutlar böyle olduğunda aradaki mesafelerin ne olacağına bakalım. Küçültme oranımız 7.000 kilometreyi 1 santimetreye indirgemek. Yani 700.000.000 santimetreyi 1 santimetreye düşürdük. Bu oranla sadece Güneş Dünya arasındaki mesafe olan 150 milyon kilometreyi çizebilmek için yaklaşık 21.500 santimetre, yani 215 metreye ihtiyacımız olurdu. Bu yalnızca Dünya’nın konumu. Jüpiter için ise bu değer 1 kilometreyi buluyor. Yani eğer Dünya’yı 1 cm kabul edip bir gerçek oranlı model yapsaydık, Jüpiter caminin çok dışında bir yerlerde olmalıydı.

Güneş Sistemi’nin gerçek oranlı modelini görmek için şu harika siteyi ziyaret edebilirsiniz: http://joshworth.com/dev/pixelspace/pixelspace_solarsystem.html

Bir diğer kendini bilmezce yapılmış iddia ise “bilim dünyasının bugün dahi görevini net tespit edemediği çift yıldızlar hakkında ipuçları” vermesi. Belli ki bu cümleye kuran kişinin çift yıldızlar hakkında en ufak bir bilgisi yok. Bugün bilim dünyası çift yıldızlar hakkında minbere kazıyabileceğinizden çok daha fazlasını biliyor. Hatta minbere kurşun kalemle yazmaya başlasanız şu anki bilgilerimizi aktarmak için on binlerce minber gerekirdi. Çift yıldızlar öylesine geniş bir alandır ki, sadece bu konuda ansiklopediler dolusu bilgi yer alır. Üstelik astronomi konusunda kolay kolay Türkçe kitap bulunmamasına rağmen bu alanda kendi hocalarımızın dahi kitapları bulunuyor. Kozmik Anafor’da çift yıldızlar hakkında yazdığımız detaylı makaleler de yer alıyor: bkz 1, bkz 2, bkz 3, bkz 4

Çıkarım: İşin ilginç yanı ipuçlar verdiğini söyleyip, ne olduğunun açıklanamaması. Eğer bir şeyin ipucu olduğunu biliyorsanız ne olduğunu da bilirsiniz ya da en kötü ihtimalle bir fikriniz vardır değil mi? Eh nerede bu bilgi öyleyse, neyin ipucu bu bilgi?

ulucamiminberdetay8741

Minberde Güneş Sistemi’nin 9 gezegeni ve Güneş’in sembolize edildiği iddia ediliyor. Ancak, minber üzerinde başka kabartmalar da vardır ve iddiayı ortaya atanlar tarafından görmezden geliniyor.

 

  • İddia: Ulu Cami’nin minberi, Galileo’nin “Dünya dönüyor” dediği için engizisyon mahkemesince idama mahkum edildiği tarihten tam 230 yıl önce yapıldı. Minberdeki güneş sisteminin planını, Osmanlı’nın ilk şeyhülislamı büyük İslam alimi Molla Fenari Hazretlerinin tasvir edip ustaya verdiği tahmin ediliyor. Bursa’da kendi adını taşıyan semtte medfun bulunan Molla Fenari hazretlerinin el yazması bir astronomi kitabının İngiltere’de olduğu biliniyor.

Gerçek: Galileo idama mahkum edilip ölmemiştir. 1615 yılındaki engizisyon mahkemesinde söylediklerini inkar ederek kendini idam sehpasından kurtarmış, 1632 (230 yıl) yılında ikinci engizisyon mahkemesine çıkarak ömür boyu hapse sonrasında da ev hapsine mahkum edilmiş 1648 yılında da ölmüştür. Kaldı ki konunun Dünya’nın dönmesiyle yakından uzaktan ilgisi yoktur. Gezegenlerin varlığının bilinmesi o kadar eskiye dayanıyor ki tam olarak kim ilk keşfetmiş bunu bile bilmiyoruz. Çünkü Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn çıplak gözle görülebilirler. Dolayısıyla milattan öncelerinden beri bu beş gezegenin varlığı biliniyordu. Çünkü yıldızlara kıyaslandığında çok farklı hareketleri vardı. Gökyüzünde başka bir gezinme hareketi yaptıkları için “gezginler” zamanla da gezegenler denilmiştir.

  • İddia: 1980 yılında Ulu Cami’nin minberindeki Güneş Sistemi’ni ilk fark eden emekli öğretmen Feyzi Ülgü, “Ulu Cami’nin içini dolaşırken minber dikkatimi çekti. Minberi incelemeye başladım. Cuma namazını kıldım, yine gözlemeye başladım. İkindi, akşam ve yatsı namazından sonra da incelemeye devam ettim. Biri yanıma geldi, ‘Camiyi kapatacağız’ dedi. Sanat tarihi öğretmenim bana çok önemli bir tavsiyesi vardı; ‘Geniş yüzeye yapılan ahşap süslemelerde simetri yoksa o yapıda mutlaka mesaj vardır’ derdi.
  • Ben minberin üzerinde inceleme yaparken gördüm ki simetri yok, hemen o öğretmenimin sözü aklıma geldi ve burada ne mesaj var diye araştırmaya başladım. Minberin doğu cephesine baktım. On tane küresel kabartma motifi var, bunlardan bir tanesinin çevresinde boyutları farklı dokuz tane küresel kabartma var. Ben eski bir fen öğretmeniyim, hemen aklıma güneş ve dokuz gezegen geldi. Daha sonra Ulu Cami’ye çok sık gelerek bunları dikkatlice inceledim. Bunları astronomi bilgileriyle karşılaştırdığımda bire bir büyüklük, uzaklık ve yakınlık ölçülerine uygun olarak yerleştirilmiş olduğunu belirledim. Güneş ve dokuz gezegen olduğunu gördüm” dedi.

Bahsedilen minber ve gezegen olduğu varsayılan işlemeler aşağıdaki fotoğrafta yer alıyor. Her ne kadar simetri ile mesaj ilişkisi mantıklı bir yaklaşım olsa da aksi de yanlış değildir. Sanat her zaman homojen veya simetrik olmak zorunda değildir. Ayrıca dikkatlice bakarsanız, işaretliler haricinde de motifler görebilirsiniz. Ancak bu diğer motifler (üstte yakın planlı fotoğrafını verdik) iddia sahipleri tarafından görmezden geliniyor. Yani görünen tamamen bir algıda seçicilik ve veya ilgi çekme amaçlı bir iddia gibi duruyor. Yine de, biz biraz daha bilimsel yaklaşıp neler bulacağımıza bakalım.

minber

Gerçek: Gezegenlerin boyutlarını bilip de sadece bu fotoğrafı gören birisi dahi bunların gerçek oranlar olmadığını anlayacaktır. Kaldı ki hatırlarsanız 10 cm kabul ettiğimiz Jüpiter’in Güneş ile arasındaki mesafe 1 kilometre kadar olmalıydı. Bırakın gerçek bir oran olmasını, daha gezegenler kendi aralarında bile orantılı değil.

Bu fotoğraftaki sıralama tamamen bir hayal gücünün ürünü olmaktan öteye gidemiyor. Ortada Uranüs’ten büyük bir Mars söz konusu, daha ne diyelim? (Gerçekte Uranüs Mars’tan 8 kat daha büyüktür)

Şunu bilmek ve kabul etmek gerekiyor ki; muazzam mesafelerin söz konusu olduğu Güneş Sistemi’ni bir kağıda, bir duvara, bir minbere gerçek uzaklık oranlarıyla işleyemezsiniz. Gezegenlerin büyüklük ve sıralamasını bir şekilde doğru verebilmeniz mümkündür ama, minber üzerine yapılan haberde görüyoruz ki zaten sıralama ve büyüklük oranları da yanlıştır.

Çıplak gözle gökyüzüne baktığımızda Satürn dahil olmak üzere 5 gezegeni görebiliriz. Uranüs ise 6 kadir parlaklığı ile insanoğlunun tam görme sınırına denk geldiği için 1781 yılına kadar keşfedilememiştir ki, bu tarih Galileo’nun ilk olarak Jüpiter’in uydularını gözlediği 1610 yılından 171 yıl sonradır. Teleskopla dahi keşfi bu kadar zaman almıştır. 1846 yılında ise son gezegenimiz olan Neptün keşfedilmiştir. Uranüs’ü keşfeden William Herschel, Neptün’ü keşfedenler ise Galle ile Le Verrier’dir. Plüton ise 1930 yılında Tombaugh tarafından keşfedilmiş, 1990’lı yıllarda ise Plüton gibi onlarca cüce gezegenin var olduğu ortaya çıkmıştır.

Çıkarım: Haberi uyduranlar öyle bir uydurmuşlar ki yazıda yüzyıllar önce bunların bilindiği ile ilgili bir övgüyü söz konusu edip, nasıl olup da bu bilginin gerçekten ortaya çıkmasının yüzyıllar sonra başkaları tarafından olabileceğini açıklama gayreti içerisine girmemişler.

Ayrıca haberde verilenin aksine diğer gezegenler tek bir düzlemdeyken Plüto başka düzlemde değildir. Sadece Plüto’nun yörünge düzleminin eğikliği biraz daha fazladır. Onu cüce gezegen sınıfına yerleştirmemize sebep olan başka faktörler var. (Bknz. Plüton İle Baş Başa)

Gezegenlerin yörünge eğiklikleri (ekliptiğe göre)

Gezegenlerin yörünge eğiklikleri (ekliptiğe göre)

 

  • İddia: “Bugün dahi bilim dünyasının görevini net tespit edemediği çift yıldızların detaylarını görmek mümkün. Çift yıldızlar galaksiler arasındaki dengeyi sağlayan sistemlerdir” diye konuştu.”

Gerçek: Hangi detayın göründüğünü yine merak etmekle kalıyoruz. Çift yıldızlar hakkında söylenen cümle ise tamamen saçmalık. Bizim Güneş’imizin aksine yıldızların çoğu çiftli sistemler halinde bulunur. Bırakın bunların devasa gökadalar arası etkileşim sağlamasını, çoğunlukla birbirlerini dahi zor etkilerler. Öyle ki çok nadiren birbirlerine yakın olup yapısal olarak etkileşirler.

Ek bir bilgi daha vermemiz gerekiyor. Minberi inşa eden ustaya bilgi verdiği söylenen Molla Fenari‘nin astronomi ile ilgili yazılarında Uranüs, Neptün ve Plüton hakkında hiçbir bilgi bulunmaz. Hatta, bu gezegenlerin varlığının olasılık dahilinde olduğu şüphe kaynaklı olarak dahi belirtilmez.

Sonuç

Varlığı, tarihi, işçiliği ve sanat değeri açısından başlı başına muhteşem bir değer olan Ulu Cami Minberi üzerinde hiçbir biçimde astronomik bir bilgi bulunmaz. Burada yer alan işlemeler Evliya Çelebi’nin de açık biçimde belirttiği gibi “çiçek motifleri“dir. Abartılı ve bazen gerçek üstü anlatımlarıyla ünlü olan Evliya Çelebi dahi “fezadaki seyyareler” ile ilgili tek bir kelime etmemiş iken, kündekâri çiçek desenlerini geçmiş insanların “sır bilgileri” üzerine yormak, tam anlamıyla işgüzarlıktır.

konyaalaeddinminber4

Konya Alaeddin Camii’nin kündekâri minberi. Bursa Ulu Cami’den yaklaşık 100 yıl önce inşa edilmiş olan bu minber, Selçuklu sanatının eşsiz bir örneğidir.

 

Ancak, Ulu Cami minberine atfedilen bu “gizemler” tek örnek değil. Dünya’nın birçok yerinde insanlar, eski uygarlıkların çizim ve işlemelerinde gökyüzüne ait sırlar saklı olduğunu dile getirmekten uzak durmuyorlar. Antik Mısır, Maya’lar ve İnkalar ile ilgili uydurulan birçok efsane, Piri Reis’in haritası üzerine anlatılan hikayeler de bu gizem sevdasının bir sonucu.

Ayrıca bu konuların ilgi çekiciliğini de göz ardı etmemek gerekiyor. Piramitler hakkında uzaylı efsaneleri üretilmese, kim gidip çölün ortasındaki kocaman tekdüze bir yapıyı görmek ister? Maya’lar hakkında üretilen efsaneler olmasa, kim dağ başlarındaki tapınakları ziyaret edip milyonlarca dolarlık bir turizm sektörünü besler? Döneminde onlarca benzeri yapılmışken, üzerine efsaneler üretmezseniz kim Piri Reis’in haritasına ilgi gösterir?

Ve; Konya Alaeddin Camii’nin veya Divriği Ulu Camii’nin çok daha nadide sanat örnekleri içeren minberleri dururken, üzerine efsane üretmezseniz kim Bursa Ulu Cami’nin minberini görmeye gider?

Çok daha olağan açıklamalar dururken, olağanüstü açıklamaların peşinde olmak belki daha çekici geliyor olabilir. Ancak, bu geometrik şekillere bir anlam yüklenecekse; bu semboller niçin camiyi inşa ettiren Yıldırım Bayezid’in şehzadeleri, yahut hocaları, veya önemli dini isimleri işaret ediyor olmasın? Üzerinde “Mülk Allah’ındır” yazan bir minberin altındaki kabartmaların Bayezid’in fetihlerini simgelemesi, “bilinmeyen gezegenleri” simgelemesinden çok daha anlamlı olmaz mıydı?

Hazırlayan: Ögetay Kayalı
Düzenleyen: Zafer Emecan

Kozmik Anafor Arşivi

Video: Gökalp Gönen İle Animasyon ve CGI

• İçerik Üreticisi:

Bu yazıyı yaklaşık 1 dakikada okuyabilirsiniz.

Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbirliği içinde hazırladığımız “Meğer Hepsi Kurguymuş” isimli programımızda; Pentagram’ın Sur klibindeki kısa animasyon filmi ile geniş bir tanınırlığa kavuşan Gökalp Gönen konuğumuz oldu…

Gökalp Gönen, dünya çapında Avarya gibi başarılı animasyon filmlerine imza atan, çok sayıda uluslararası ödüle sahip başarılı bir yönetmen ve animasyon sanatçısıdır. Nurcan Seven ve Ümit Çakır moderatörlüğündeki programımızın Youtube videosunu, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz.

Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor Astronomi Platformu olarak, her zaman popüler bilim platformlarının işbirliği içinde olmasının, ülkemizde bilimin tüm halk tabanında yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin BilimfiliGerçek BilimAçık Bilim,  Gelecek Bilimde ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi popüler bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz.

Unutmayın, popüler bilim platformları ve bilim insanları, birbirleriyle işbirliği içinde olmazlar, yalnız başlarına hareket etmeyi tercih ederlerse, ülkemizde bilim halk tabanında yeterince yaygınlaşamaz ve değer göremez!

Hypatia Bilim‘i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke,
Kozmik Anafor‘u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz.

Okumaya devam et

Güneş Sistemi

Maat Mons, Venüs’teki Dev Volkan

• İçerik Üreticisi:

Bu yazıyı yaklaşık 2 dakikada okuyabilirsiniz.

Maat Mons, Venüs’teki en yüksek ikinci dağdır. Onu Venüs’ün diğer yüksek dağlarından ayıran şey ise, gezegenin en yüksek yanardağı olmasıdır.

Venüs’ün atmosferi kalın bulutlarla kaplıdır. Bu nedenle yörüngeden yüzeyinin görüntülenebilmesi mümkün değildir. Ancak, 1990’lı yıllarda Magellan Uzay Aracı sayesinde, yüksek çözünürlüklü radar görüntüleri ile kalın Venüs bulutlarını yarıp geçerek gezegenin ilginç yüzey oluşumlarını inceleme fırsatını elde etmiş olduk.

Venüs yüzeyinde bilinen en belirgin oluşumlar, hiç kuşkusuz ki volkanlardır. Gezegen üzerinde 1.100 den fazla volkan oluşumu olduğunu biliyoruz. Henüz onların hala etkin birer yanardağ olup olmadıkları ile ilgili kesin bir kanıya sahip olmasak da, bu oluşumların Venüs yüzey şekillerini son 300 ile 500 Milyon yıl öncesine kadar önemli ölçüde değiştirdiklerinden eminiz.

Üstteki fotoğrafta yer alan bu üç boyutlu görüntü, Venüs’ün bilinen en büyük volkanı olan Maat Mons yanardağına ait. Macellan Sondasından alınan radar görüntülerini ve Venüs yükseklik verilerini birleştiren gökbilimciler, sonuçta bu üç boyutlu Venüs volkan yapısı görüntüsünü oluşturmayı başardılar.

İsmini Eski Mısır’ın adalet ve doğruluk tanrısı Maat’dan alan bu volkan oluşumu, yaklaşık 395 km çapa ve yüzeyden yaklaşık 8 km yüksekliğe sahip. Görselde Maat Mons’u, zirvesinden 560 km uzakta ve yerden yaklaşık 1,6 km yukarıdaki bir bakış noktasından görüyoruz. Ön tarafta görmüş olduğumuz oluşumlar, katılaşmış lav akıntılarıyla kısmen kapalı duruma gelmiş ve ciddi oranda parçalanmış ovalardır.

Araştırmalar, Maat Mons’un zirvesinden lav akış izleri olduğunu gösteriyor. Bu da volkanın nispeten yeni bir tarihte patladığının, hala aktif bir volkan olduğunun işareti olarak niteleniyor. Yine de, radar verileri ile bu görüşü doğrulamak mümkün değil. Dünya’ya yakın büyüklük ve kütlesiyle Venüs’ün jeolojik olarak hala aktif bir gezegen olduğuna eminiz ancak, tüm atmosferini kaplayan bulutların görünür ışık dalga boyunda gözleme izin vermemesi nedeniyle kesin bir kanıta şimdilik ulaşamıyoruz.

Hazırlayan: Sinan DUYGULU

https://www.lpi.usra.edu/meetings/lpsc1994/pdf/1475.pdf
https://photojournal.jpl.nasa.gov/catalog/PIA00106

Okumaya devam et

Fizik / Astrofizik

Negatif Enerji ve Negatif Kütleli Madde Nedir?

• İçerik Üreticisi:

Bu yazıyı yaklaşık 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Negatif enerji ve negatif kütle, özellikle “warp sürüşü” veya “solucan deliği” gibi kavramların konuşulduğu ortamlarda sıklıkla dile getiriliyor.

Bu kavramların gerçekliği her ne kadar tartışmalı olsa ve bilim insanlarının büyük kısmı tarafından spekülasyon olarak görülse de, ne olup olmadıklarını açıklamak gerektiğini düşündük.

Negatif Kütleli Madde

Negatif kütleli madde denildiğinde çoğumuzun aklına Antimadde ya da Karanlık Madde geliyor. Ancak, bunlarla karıştırmayınız. Teorik fizikte, negatif kütle sahibi madde, 0 ağırlıktan daha düşük kütleye sahip, “hiçbir şeyden daha hafif” diye tabir edebileceğimiz ve kütle çekimi tarafından çekilmeyen tersine itilen spekülatif bir egzotik maddedir.

Bir ya da daha fazla enerji durumunu ihlal eder. Bir tartı üzerine koyarsanız tartıya ters basınç uygular ve -10 kg gibi bir sonuç görürsünüz. Eğer evrende negatif kütleli egzotik madde çeşitleri varsa, gezegenlerin, yıldızların hatta galaksilerin kütle çekimleri tarafından çok uzaklara itilmiş ve belki de hiçbir zaman ulaşamayacağımız galaksiler arası derin uzayda bulunuyor olabilirler.

Peki fizik kanunlarını ihlal ediyorsa nasıl gerçek olabilecekmiş gibi konuşabiliyoruz? Böyle bir şeyin bizim evrenimizde bulunmaması gerekmez mi? Katı haldeki negatif kütleli madde, ancak “mükemmel sıvı” diye tabir edilen bir halde negatif kütle sahibi maddede bulunabilir.

Kanada, Montreal Üniversitesi’ndeki kozmologlar Saoussen Mbarek ve Manu Paranjape mükemmel sıvı haldeki negatif kütle sahibi bir maddenin hiçbir enerji durumunu ihlal etmediğini açığa çıkardı. Gereken tek şey, bu maddeyi Big Bang esnasında üretmiş olabilecek bir mekanizma. Kısacası şu anda böyle bir maddenin gerçekliğini ne inkar edip imkansız diyebilecek ne de onaylayabilecek bir durumdayız.

Negatif enerji

Negatif enerji, adından da anlaşılacağı üzere eksi değerleri olan enerji seviyelerine denir. Karanlık Enerji ile karıştırmayınız. Tamamen kuramsal olan negatif kütleli madde, aksine negatif enerji çeşitli kuantum durumlarında stabil olmayan şekilde mümkün olabiliyor.

Bununla birlikte karakteristik olarak negatif enerjiye oldukça benzeyen ancak negatif enerji sayılmayan ve çok küçük ölçeklerde gerçekleşen Casimir etkisinden de bahsedelim. 1933’te Hendrik Casimir, Kuantum Teorisi’nin kanunlarını kullanarak garip bir öngörüde bulundu. Casimire göre; (alttaki resimde görülen) vakum içerisindeki iki adet paralel, yüksüz metal plaka birbirlerini itecekti.

Normalde yüksüz olan bu plakaların sabit durması gerekmekteydi ancak bu iki plaka arasındaki vakum boş değildi, gerçekliğe giriş, çıkış yapan sanal parçacıklar ile doluydu. Bu noktada sanal parçacıklarla ilgili yazımıza göz atmanız faydalı olacaktır. (Bkz. Belirsizlik ve Kuantum Dalgalanmaları)

Bu vakum, çok kısa ömürlü elektronların ve pozitronların ortaya çıkıp birbirlerini imha ederek yok olduğu kuantum aktiviteleri ile doludur. Normalde bu yoktan var olan ufak madde-antimadde olayları Enerjinin Korunumu Kanunu’nu ihlal ediyor gibi görünse de; belirsizlik ilkesi sebebiyle bu küçük patlamalar inanılmaz ölçüde kısa ömürlü olup, net enerjide değişikliğe sebep olmamaktadır. Böylece Casimir bu kısa ömürlü olayların plakalar arası vakumda bir basınç yaratacağını ve bu basıncın plakaları iteceğini keşfetti. Normalde bu plakalar birbirinden uzakken bu etki gerçekleşmezken, plakalar yaklaştırıldıkça aralarında bu enerji açığa çıkmaya başlar.

Bu enerji 1948’de laboratuvarda, Casimir’in öngördüğü gibi gözlemlendi. Bu enerjiyi ölçmek için inanılmaz hassas ve sanat eseri sayılabilecek ekipman gerektiğinden, 1996’da ilk hassas ölçüm yapıldığında bu etkiden kaynaklanan basıncın bir karıncanın ağırlığının 30 binde 1’i kadar olduğu bulundu. Tahmin ettiğiniz gibi uzay-zamanı bükmek için çok yeterli değil.

Negatif enerjiye başka bir örnek de, kara deliklerin buharlaşma sürecinde açığa çıkan ve Hawking radyasyonu mekanizması sırasında oluşan kısa ömürlü sanal parçacıklar verilebilir.

Hazırlayan: Berkan Alptekin

Okumaya devam et

Kozmik Anafor Arşivi

Fantastik Uzay Projeleri: Yıldız Motoru

• İçerik Üreticisi:

Bu yazıyı yaklaşık 8 dakikada okuyabilirsiniz.

Görünen o ki insanlık Ay’dan sonra Mars’ı da gözüne kestirdi. Önümüzdeki 10 yıllık süreç, bu konuda çok ciddi gelişmeler gösterecek gibi duruyor. Tabii Mars ile de kalınmayacak, eğer kendi türümüzü yok etmezsek, 21. Yüzyıl sona ermeden Güneş Sistemi’nin pek çok noktası muhtemelen insan oğlunun ulaştığı yerler haline gelecek. Peki ya bunun da sonrası? Bir yıldız motoru yapıp yıldızımızla birlikte yolculuğa çıkmak mı?

Başka yıldızlara gitmeye çalışacak uzak gelecekteki torunlarımız. Ama bu huzur dolu yuvamızı, biricik Güneş’imizi terk etmek istemezsek ne olacak? Başımızı alıp gitmektense, Güneş’imizi de yanımızda götürsek, olmaz mı? Hmm… Bunun da bir yolu var, tek ihtiyacımız ise bir Yıldız Motoru. Kemerlerinizi bağlayın, Güneş Sistemi’ni devasa bir uzay mekiğine dönüştürüyoruz.

İlk bakışta ütopik gibi gelmiş olabilir. Ancak unutmayın; “Fantastik Uzay Projeleri” yazı serisindeyiz. Hem hatırlatmak isteriz ki önceki yazılarımızda “Gök Kancaları” yapıp, Dünya’mızın yörüngesine yerleştirmiştik. Bununla kalmadık, başka gezegenlere, onların uydularına ve hatta gök taşlarına bile gök kancaları kurarak Güneş Sistemi’nin dört köşesini su yolu yaptık. Ender bulunan madenleri ve füzyon için gerekli elementleri Dünya’mıza getirip, füzyona hükmederek enerji sorunumuzu büyük oranda çözdük.

Füzyon da kesmedi, Güneş’in ürettiği her 1 kalori enerjiyi kontrol altına almaya karar verdik. Merkür’ü feda edip bir Dyson küresi yaptık. Bu sayede Kardashev ölçeğinde 2. seviye medeniyet seviyesine yükseldik.

Teknolojide ulaştığımız bu noktayla, hedeflerimizi çok daha ileriye taşıyabileceğiz. Güneş Sistemi artık bizden sorulduğuna göre yeni hedef Güneş Sistemi’nin dışı olmalı. Ancak, uzay boşluğu; karanlık, soğuk ve sıkıcı… Üstelik yakınlarda da ilgi çekici pek fazla şey yok. Örnek verecek olursak, bize en yakın yıldızları içeren Alfa Centauri yıldız sistemi Güneş Sistemi’mizden 4.3 ışık yılı mesafede.

Yani ışık hızıyla gitsek, ulaşmamız 4.3 yıl sürecek. Işık hızının yaklaşık %0.1’i ile yolculuk etsek, 4300 yıllık bir yolculuktan bahsediyoruz. Kaldı ki, şu ana kadar insan yapımı bir aracın ulaşacağı en yüksek hız olarak, Nasa’nın Parker Güneş Sondası’nın 193km/sn’lik hızı öngörülüyor ki bu da ışık hızının sadece %0.064’üne tekabül ediyor. Elbette Dyson küresi teknolojisine ulaşmış bir medeniyet için çok daha hızlı yolculuklar öngörmek yanlış olmasa da uzay boşluğundaki mesafelerin büyüklüğünü de göz ardı etmemek gerekir. Üstelik hedef noktamıza vardığımızda bulacaklarımızın da bu çileli yolculuğa değer olması gerekir.

 

Bu bağlamda bir yıldız motoruna sahip olmak beraberinde çok farklı avantajlar getirebilir. Yıldız motoru, Güneş’i (ya da genel manada bir yıldızı) mevcut yörüngesinden oynatmak ve farklı yönlere doğru hareket ettirmek için tasarlanmış, olası farklı varyasyonları bilimsel olarak kanıtlanmış, hipotetik mega yapıya verilen addır. Güneş’i yerinden oynatacağız deyince tabii, “Eee, Dünya’dakiler ne yapacak? Dünya Güneş’siz mi kalacak?” endişesine kapılabilir insan. Telaşa hiç gerek yok. Dünya ve Güneş Sistemi’nin diğer tüm üyeleri kütle çekim kuvveti ile Güneş’e sabitlenmiştir. Güneş nereye, herkes oraya.

İşte yıldız motorunu güzel kılan en temel özellik de bu diyebiliriz. Yazımızın başında “Güneş Sistemi’ni devasa bir uzay mekiğine dönüştürüyoruz” derken kast ettiğimiz buydu. Hayata geçirilen bir yıldız motoru ile kolonize edilmiş halde Güneş Sistemi’ni toptan hareket ettirebiliriz.

Peki bunu neden yapmak istiyoruz?

  • Samanyolu Gökadası’nda bulunan diğer sistemleri kolonize etmek için, onlara doğru tüm Güneş Sistemi olarak gitmek isteyebiliriz. Yeteri kadar yaklaştığımızda görev araçları gönderip, ihtiyacımız olan kaynakları elde edebiliriz. Ya da yakınlarında bir yere park edip, sürekli yeni komşumuzdan faydalanabiliriz.
  • Dünya’mızı hatta Güneş Sistemi’ni topyekûn yok edecek bir süpernova patlamasının etkilerinden kaçmak zorunda kalabiliriz. Tip 2 seviyesine ulaşmış bir medeniyet, çevresindeki pek çok yıldızın yapısını ve ne kadar ömrünün kaldığını çok detaylı şekilde hesaplayabilmiş olacaktır. Bu da onlara olası süpernova patlamalarını milyonlarca yıl önceden tespit etme kabiliyeti verecektir. Bu medeniyet, kendisini tehdit edecek bir patlamayı ön görmüş ve ondan kaçma mücadelesine girmek zorunda kalabilir.

(Burada bir ayrıntıyı belirtelim, böyle bir olayı gözlemleyerek önceden bilemeyiz. Süpernova patlaması yaşamış bir yıldızı tespit ettiğimizde, o yıldız aslında çoktan patlamış ve ışığı bize ancak ulaşmıştır. O nedenle, önlem alabilmek için yıldızın formasyonunu çok iyi bilip, ne kadar ömrü kaldığını hesaplamak gerekecektir. Bugün, Dünya’mıza zarar vereceği düşünülen süpernova adayı yıldız yoktur.

Betelgeuse isimli büyük kütleli yıldızın her an patlayacağı düşünülse de çok uzak olması nedeniyle, gökyüzünde haftalar sürecek bir ışık şöleninden öteye gitmeyecektir. Bu olay, siz bu satırlar okurken de gerçekleşebilir, milyonlarca yıl sonra da. Dünya’yı tehlikeye atabilecek süpernova patlamalarının 15 milyon yılda bir gerçekleştiği düşünülmektedir.)

  • Bir başka yıldızın yakınlarına sokulmak ve Dünya’mızı onun yörüngesine sokarak Güneş Sistemi’ni terk etmek.

Shkadov İticisi

Aynı Dyson küresinde olduğu gibi, 1937 yılında Olaf Stapledon tarafından yazılan Star Maker romanında yıldız motoru konusu da işlenmiştir. Ancak bilimsel literatüre girmesi, ilk olarak Leonid Mikhailovich Shkadov tarafından 1987 yılında tanıttığı makalesi ile olmuştur. Shkadov, Güneş’in etrafına kurulacak devasa ama çok ince bir ayna tasarlamıştır.

Aslında, Shkadov Thruster (Shkadov İticisi/Roketi) olarak adlandırılan bu yapı, Dyson küresi ebatlarında bir roket motoru olarak düşünülebilir. Prensipte bir roket gibi çalışan motorumuz, birbirlerine ters vektörler olan Güneş’in kütle çekim kuvveti ve radyasyon basıncı sayesinde sabit konumda kalacak, Güneş’ten gelen ışığı, yani fotonları yansıtarak itki kuvveti oluşturacak ve hareket sağlayabilecektir. Ancak Shkadov İticisi’nin bazı dezavantajları vardır:

  • Bu yöntem ile elde edilecek hız muhtemelen tatmin edici olmayacaktır. Galaktik ölçekte kayda değer mesafeler almak yüz milyonlarca yıl sürebilir.
  • Shkadov İticisini, yani aynamızı; gezegenleri ve tabii Dünya’mızı yakma riskini karşı sadece Güneş’in kutuplarının üzerine koyabiliriz. Bu da istediğimiz her yöne gidemeyeceğimiz anlamına gelir.

Kedi olmadan fare yakalama meraklısı insanlık, madem Shkadov İticisi ciddi dezavantajlar barındırıyor, öyleyse daha iyisini tasarlayalım demiş ve de Illinois Üniversitesi’nden Fizik profesörü Matthew Caplan yeni bir tasarım yapmıştır. Shkadov İticisi gibi yıldız motorlarına “Pasif iticiler” tanımlaması yapan Caplan, bir yıldız motoru inşa edecek olan medeniyetin Dyson küresi sahibi olduğu varsayımından hareketle, bu Dyson küresi yardımıyla, termonükleer enerji kullanan ve “Aktif itici” olarak tanımladığı yeni bir yıldız motorunu ortaya çıkarmıştır. En azından kâğıt üzerinde.

Görsel Telif: Getty/Cokada

Caplan İticisi

Caplan iticisinin/roketinin, gerekli kuvveti elde edebilmesi için ihtiyaç duyulan yakıt, Dyson küresinin Güneş üzerinde küçük bir noktaya odaklanması ile oluyor. Aşırı derecede ısınan bölgeden Güneş için küçük ama bizim için büyük kütleler kopması bekleniyor. Bu malzeme, aktif iticimizce yakalanıp, motor üzerinde bulunan füzyon reaktörlerinde enerjiye çevriliyor ve aşırı yüksek ısıdaki nükleer atık, motorumuzun Güneş’e uzak ucundan dışarı atılarak çok büyük bir itki kuvveti elde ediliyor.

Elbette, motorun Güneş’e saplanmaması ve Güneş’i itebilmesi için de motorun Güneş’e bakan ucundan yine motor üzerinde bulunan parçacık hızlandırıcılarda hızlandırılmış hidrojen Güneş’e doğru ateşleniyor. Böylece, Caplan iticisi hem kendini dengelemiş hem de elde ettiği itkiyi Güneş’e yönlendirmiş oluyor.

Caplan, yaptığı çalışmada, iticinin gücünü maksimuma çıkardığımızda, Güneş’in, yıldız motoruna 100 milyon yıl yetecek kadar enerji vereceğini gösteriyor. Ancak, aktif itki yöntemi ile varılacak hızlar sayesinde, bunun çok daha altında bir zaman diliminde yukarıda belirttiğimiz amaçlarımıza ulaşabiliriz.

Güneş’in kütlesini yakıt olarak milyonlarca yıl boyunca harcadığımızda, Güneş’in ömrünü kısalttığımız düşünülmemelidir. Bilakis, bir yıldızın ömrü kütlesi ile ters orantılıdır. Güneş, kütlesinden kaybettikçe, kendi yakıtını daha yavaş harcayacak ve ömrünün kısalması şurada dursun, bilakis uzayacaktır.

Elimizde, böyle bir yıldız motorunun var olduğunu düşünsenize… Kim bilir, belki Samanyolu’ndan sıkılır ve “neden başka gökadaları da kontrol altına almayalım ki?” bile diyebiliriz.

Bekle Andromeda, biz geliyoruz!

Hazırlayan: Uğur Çontu
Düzenleyen: Kemal Cihat Toprakçı

Kaynaklar ve Referanslar: 

1. Mosher, D. (2018, Kasım 05). NASA just smashed the record for the fastest human-made object – Its $1.5 billion solar probe is flying past the Sun at up to 213,200 mph. Erişim Tarihi: Şubat 24, 2021, Erişim Adresi: https://www.businessinsider.com/nasa-parker-solar-probe-fastest-human-object-2018-11

2. Hadhazy, A. (2018, Şubat 15). How to move an entire solar system. Erişim Tarihi: Şubat 24, 2021, Erişim Adresi: https://www.popularmechanics.com/space/deep-space/a10885/the-shkadov-thruster-or-how-to-move-an-entire-solar-system-17000392/

3. Badescu, V., & Catchcart, R. B. STELLAR ENGINES AND THE CONTROLLED MOVEMENT OF THE SUN. Erişim Adresi: https://www.dynamical-systems.org/zwicky/stellarengines.pdf

4. Caplana, M. E. Stellar Engines: Design Considerations for Maximizing Acceleration. Erişim Tarihi: Şubat 24, 2021, Erişim Adresi: https://drive.google.com/file/d/1ZpjAWcPhbCMTFYqPI5HnqtlHGWqzL45S/view

Okumaya devam et

Çok Okunanlar