Connect with us

Evrenin Keşfi

Uzayın Keşfi Konulu Röportajımız: (Evrim Ağacı)

Bu yazıyı yaklaşık 12 dakikada okuyabilirsiniz.

Kardeş bilim platformumuz Evrim Ağacı, bizlerle uzay, evren ve keşfi hakkında bir röportaj gerçekleştirdi.

Sizce bir gün başka gezegenlere yerleşecek miyiz?

Kozmik Anafor: İnsanlık olarak, Dünya’nın uzay boşluğunda yol alan bir gezegen olduğuna “ikna” olmamızın üzerinden henüz 200 yıl bile geçmedi. Bugün bile Dünya’nın milyarlarca benzeri bulunan bir gezegen olduğunu bilmeyen, hatta kabul etmeyen yüz milyonlarca insan var. Buna karşın, niteliksiz çoğunluğu bir kenara bırakırsak, insanlığın “nitelikli” bir kısmı yaşadığımız bu gezegenin ötesinde neler olduğunu ve oralara nasıl ulaşacağımızı ciddi ciddi düşünüyor. Zaten bu düşüncenin sonucu olarak, gezegenimizin dışına çıkabiliyor, uydumuz Ay’ı ziyaret edebiliyor, kendimiz gidemesek bile komşu gezegenlere inceleme amaçlı araçlar gönderebiliyoruz.

Dünya’nın geçmişini incelediğimizde ise, aslında pek de güvende olmadığımıza dair çok sayıda kanıta ulaşıyoruz. Gezegenimiz birçok defalar canlılığın “yeniden başlamasına” neden olan felaketler geçirmiş. Bu da bize, gelecekte bir gün yeniden böyle bir felaket yaşayabileceğimizi gösteriyor. Hatta öyle görünüyor ki, bu türden büyük felaketler sonrasında Dünya’mız yüzlerce, binlerce yıl boyunca yaşanamaz hale gelebilecek. O nedenle, türümüzün devamı ve güvenliği için kendimize yeni bir yuva bulmamız gerçeği ile karşı karşıya kalıyoruz. Hoş, böyle bir risk olmasa bile, insanoğlunun içindeki merak ve keşfetme arzusunun dizginlenemeyeceği gerçeği de ortada.

Yani sebebi ne olursa olsun, insanlık önümüzdeki yıllar, yüzyıllar içinde Ay’a veya Mars’a yerleşmek için çaba harcayacaktır. Şu anki teknik yeteneğimiz ve gelecekte üreteceğimiz teknolojilerle bunun başarılacağını düşünüyorum. Benim düşüncem, önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde Ay’da insan yerleşiminin olacağı, Mars’ta kendi kendine yeter kalabalık bir insan kolonisinin kurulacağı yönünde. Bu insan kolonilerine belki Europa ve Satürn’ün birkaç uydusunu da ekleyebiliriz. Evet, önümüzdeki yüzyıllar boyunca Dünya insanlık için “ana vatan” özelliğini koruyacaktır ama, farklı gezegenleri de ev olarak benimsemesi kaçınılmaz görünüyor. Hatta ben, herhangi bir gezegene bağlı olmadan insanların yaşayabileceği, Güneş çevresinde uygun yörüngelerde dönen büyük yerleşim birimlerinin kurulabileceğini de düşünüyorum. Bunun olmaması için hiçbir sebep yok. On binlerce yıl sonra ise, diğer yıldızların yörüngelerine açılacağımız, buralarda yeni koloniler kurma çabasına gireceğimizi varsaymak da yanlış olmaz.

”Yaşanabilir Bölge” hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?

 Kozmik Anafor: Aslında “yaşanabilir bölge” biraz izafi bir kavram. Bizler, bir yıldızın çevresinde, Dünya gibi yüzeyinde sıvı su bulunan bir gezegenin var olabileceği uzaklığı şu an için yaşanabilir bölge (Habitable Zone) olarak tanımlıyoruz. Tabi bu uzaklık yıldızın kütlesine ve ışınım gücüne göre değişiyor. Güneş için 120-250 milyon kilometreler arasında uzaklığa sahip bir yörünge yaşanabilir bölge için tanımlanabiliyor iken, Güneş’in yarısı kadar boyuta sahip bir yıldız da 30-50 milyon km arasındaki bir yörünge benzer şartları sağlayabiliyor.

Tabi “yaşam” için tek kriter uzaklık değil. Eğer öyle olsaydı, Mars üzerinde de yaşamın var olabilmesi gerekirdi. Gezegenin de “Dünya benzeri” bir yaşama uygun şartlara sahip olması lazım. Yeterince güçlü bir manyetik alanı, atmosferini tutabilecek kütlesi ve uygun gazlara sahip bir atmosferi bulunmalı. Mars, bu şartlara sahip olmadığı, küçük bir gezegen olduğu için yaşama (en azından gelişkin yaşama) ev sahipliği yapamıyor. Yine bir gezegende yaşam oluşabilmesi için illa ki yaşam kuşağı içinde yer almasına da gerek yok. Bugün Güneş’in yaşam kuşağının dışında, mesela 400 milyon km ötede Dünya’dan biraz daha büyük kütleli ve bizimkinden daha kalın bir atmosfere sahip karasal bir gezegen yer alsaydı, o gezegende de yaşam oluşması mümkün olabilirdi. Çünkü gezegenin kalın atmosferi uzakta olmasına rağmen gelen Güneş ışığını hapseder, gezegeni sıcak tutardı. Bu, yaşam kuşağında yer alan Mars’ın içinde bulunduğu durumun tam tersi.

Daha açık ifade edersek, “dünya benzeri” yaşam için yıldızına olması gerekli olan uzaklık, gezegenin niteliğine göre büyük değişim gösterebiliyor.   Eğer bir gezegen yıldızına Merkür ve Venüs gibi kavrulacak kadar yakın değilse uygun şartlara sahip olduğu sürece yaşama ev sahipliği yapabilir. Jüpiter’in uydusu Europa’da yaşam olduğunu düşünmemizin altında yatan sebep de bu. Uydu Güneş’ten çok uzak ve yüzeyi donmuş olmasına karşın, sıvı bir yeraltı okyanusuna sahip ve bu okyanus gezegenin derinliklerindeki volkanik faaliyetin enerjisi ile ısınıyor. Böyle bir ortamda gelişkin bir yaşamın ortaya çıkmaması için bir sebep göremiyoruz. Evet, orada şu anda yaşam olup olmadığını bilmiyoruz, belki olmayabilir ama olmaması için bir neden de yok.

Işık hızını aşmak mümkün müdür? Eğer bir gün deneylerde bu ispatlanırsa, bizim ışık-hızında giden uzay araçlarımız olabilir mi?

Kozmik Anafor: Önce bir yanlışı düzeltelim; ışık hızını aşmamız veya ışık hızında yol alabilmemiz, evreni rahatça keşfedebileceğimiz, istediğimiz yere gidebileceğimiz anlamına gelmiyor. Evrensel ölçekleri düşündüğümüzde ışık hızının aslında “çok yavaş” olduğu gerçeğini görmemiz gerekli.

Bugünkü teknolojimizle Ay’a 3 günde gidebiliyoruz. Işık hızında yol alabilseydik bu sadece birkaç saniye sürecekti. Ama aynı ışık hızı bizi en yakın yıldıza 4.5 yılda götürebiliyor. Kutup Yıldızı’na ise ışık hızında ancak 450 yılda varabiliyoruz. Kutup yıldızının, evrensel ölçeklerde “burnumuzun dibi” olduğu gerçeğini unutmayalım. Yani daha net ifade edersem; ışık hızı Güneş Sistemi içindeki gezegenlere yolculuk için mükemmel olmasına karşın, sistemimizden dışarı çıkmak istediğimizde çok yavaş kalıyor. Tabi buna ulaşıp ulaşamayacağımız meselesi var.

Şu anki fizik bilgimiz bize ışık hızına bizim gibi kütleli maddelerin hiçbir zaman ulaşamayacağını söylüyor. Bunun nedenini anlayabilmek için aslında “ışık hızı” diye düşünmek yerine “kütlesiz parçacıkların ulaşabileceği en yüksek hız” şeklinde düşünmemiz daha doğru olur. Saniye’de 300 bin km hıza, sadece foton gibi kütlesiz parçacıklar ulaşabiliyorlar. Bir atom ve onun nötron, proton, elektron gibi bileşenleri ise kütle sahibi olduğu için bu hıza ulaşmaları mümkün olmuyor. Kütlesiz bir parçacık gibi hızlı hareket edebilmeleri için gerekli olan enerji o kadar büyük ki, ışık hızına ulaşma evresinde bu enerji sonsuza varıyor. Dolayısıyla, bir cismi sonsuz enerjiyle besleyemeyeceğimiz için ışık hızına da ulaştıramıyoruz.

Ama, ışık hızının %95-97’ine ulaşmamızda herhangi bir sıkıntı yok. Bunu günümüz teknolojisi ile dahi başarabilecek durumdayız. Bugün parçacık hızlandırıcılarda atomları ışık hızına çok yakın hızlara kadar süratlendirebiliyoruz. Plazma ve iyon motorları veya uygun inşa edilmiş Güneş yelkenlileri ile bir uzay aracını birkaç ay veya yıl içinde sürekli hızlandırarak ışık hızının %70-80 seviyesine kadar hızlandırabilmemiz de pratikte mümkün. Bunu günümüz teknolojisi ile yapabiliriz fakat çözmemiz gereken çok büyük maliyet problemlerinin yanında, bazı teknik sorunlarımız var. Uzun vadede bu sorunların çözülebileceğini düşünürsek, ışık hızına yakın hızlarda hareket edebilen araçlar üretebileceğimiz gerçeğini görebiliriz. Bunun haricinde, ışık hızını aşmamızın orta ve uzun vadede mümkün olabileceğini sanmıyorum.

Belki birkaç yüzyıl sonra uzayda hareket etmek yerine, uzayın çevremizde hareket etmesini sağlayacak büyük teknolojik atılımlar gerçekleştirebilirsek, ışık hızının çok üzerinde hızlara ulaşabiliriz. Yine de, bunun nasıl olabileceği hakkında bugün hiçbir fikrimiz yok.

Uzay seyahatlerini konu edinen bilim-kurgu filmlerinde ne gibi bilimsel hatalar mevcuttur?

Kozmik Anafor: Bilim-kurgu yapımları, benim açımdan insanların hayal güçlerini ateşlemesi bakımından oldukça faydalı, hatta bilimsel merakı ve araştırmayı teşvik etmektedir. Bunun en güzel örneklerini Star Trek’te birer “kurgu” olarak ortaya konulmuş teknolojilerin bugün hayata geçmesiyle görebiliyoruz. Bu dizide gösterilen otomatik açılır kapılar, uzay mekikleri, cep telefonları, iğnesiz enjektörler ve bilgisayarlar, dokunmatik ekranlar bugün hayatımızın sıradan parçaları haline geldiler. Üstelik bu araçların mucitleri, Star Trek’ten etkilendiklerini söylemekten çekinmiyorlar.

Buna rağmen tabi tüm bilim-kurgu ürünleri bu kadar doğru saptamalarla gelmiyor. Çoğu ciddi bilimsel hatalar içeriyorlar. Örneğin Independence Day filminde insanların uzaylıların bilgisayarlarına virüs yerleştirip onları tümüyle yenilgiye uğrattığını görüyoruz. Oysa hepimizin malumu ki, bir işletim sistemi için virüs yazmak istiyorsanız, o işletim sistemini çok iyi tanımanız gerekir. Hatta çoğunlukla bu da yeterli gelmez, çünkü işletim sistemleri çok sağlam güvenlik yapılanmalarına sahiptir. Bugün MS Windows işletim sistemi “iyi tanındığı için” virüsten geçilmezken, Apple’ın MacOS işletim sistemi virüs bakımından oldukça temiz. Çünkü hem güvenlik açısından çok daha güçlü, hem de virüs yazarları tarafından o kadar iyi tanınmıyor. Ayrıca hepimiz biliyoruz ki, modern bir ordunun “komuta merkezi”ni yok ettiğinizde o orduyu yenmiş olmazsınız. Çünkü ordular bu tür sorunları bertaraf edebilmek için esnek biçimde örgütlenirler ve her zaman için B, C veya D planları vardır. The Signs isimli bir film vardı.

Uzaylılar yine (nedense) Dünya’yı ele geçirmek için geliyorlar fakat su onlar için zehirli. Suyla temas ettiklerinde ölüyorlar. Uzaylıların %70’i suyla kaplı olan ve sürekli yağmur yağan bir gezegeni buna rağmen niye ele geçirmeye çalıştıkları sorusu bir yana, uzaylıların bu tehlikeye rağmen niçin çıplak dolaştıkları da ayrı saçmalıktı. Bugün Dünya üzerinde çıplak yaşayabilen bizler bile yağmurdan, soğuktan ve sıcaktan korunmak için kıyafetler giyip gezerken, suya değince ölen çıplak uzaylıların Dünya’yı ele geçirmeye çalışması ancak bir komedi filminin senaryosunda yer alabilirdi. Bunlar gibi çok sayıda saçmalık yer alıyor kimi bilim-kurgu yapımlarında. Bazılarını yeri geldikçe sayfamızda (Kozmik Anafor’da) “biraz da eğlenip kafa dağıtmak” için yayınlamaya çalışıyoruz.

Dünya dışı akıllı varlıklar bulunuyorsa, bizleri ziyaret etme olasılıkları nedir? 

Kozmik Anafor: Dünya dışı yaşamın varlığı bilim insanlarının çoğu tarafından “kaçınılmaz” olarak niteleniyor. Sadece Samanyolu galaksimiz içinde yer alan gezegen sayısının yüz milyarlarca olması, Dünya benzeri şartlara sahip gezegen sayısının 50 milyar civarında olduğunun hesaplanması, bu görüşü destekliyor. Yine de, şimdiye kadar Dünya haricindeki bir gezegende yaşama yönelik dolaylı veya dolaysız herhangi bir kanıt bulamadık.

Evrende yaşam arayışı, dev bir samanlıkta iğne aramaya benziyor. Tabi biz bu iğneyi şu anda olduğumuz yerden hiç kımıldamadan sadece çevremize bakarak bulmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla herhangi birine rastlamamış olmamız şaşırtıcı değil. Bu var olduğunu düşündüğümüz fakat varlığına kanıt bulamadığımız yaşamın bir kısmının bizler gibi, hatta bizlerden çok daha zeki canlılardan oluşuyor olması da kuvvetli bir ihtimal. Evet, bu canlılardan bir kısmı yıldızlar-arası yolculuk yapabilecek yetkinliğe ulaşmış olabilirler. Bu uygarlıklar, galaksideki başka yaşam türlerini gözlemlemek, araştırmak veya sadece işgal edip koloniler kurmak için geziyor olabilir.

Fakat, milyarlarca yıldız içinde bizi bulmaları ve ziyaret etmeye değer görmeleri düşük bir olasılık. Hele ki, galaksimizde bizimki gibi yaşam içeren bolca gezegen varsa, ziyaret edilecek gezegenler listesinin ortalarında, belki de sonlarında bir yerlerde sıramızı bekliyoruzdur. Bu listenin ne kadar uzun olduğunu ise bilmemize imkan yok. Tek bildiğimiz şey var; şimdiye kadar Dünya dışı bir uygarlık tarafından ziyaret edildiğimize dair elimizde doğrudan veya dolaylı tek bir kanıt bile yok.

Başka gezegenlere yerleşsek bile, bir gün Güneşimizin patlayacağı söyleniyor. Acaba güneş sistemimizin, hatta Samanyolu galaksinin dışına çıkmamız mümkün olabilir mi?

Kozmik Anafor: Güneş’in ortalama olarak kalan ömrünü büyük bir kesinlik ile tahmin edebiliyoruz. Bu ömür, yaklaşık 5 milyar yıl kadar. Ancak, maalesef bu sürenin tamamı bizim Dünya’da yaşayabilmemiz için uygun geçmeyecek. Güneş hiçbir zaman patlamayacak ama, yaklaşık 1.5-2 milyar yıl içinde Dünya’nın Güneş’in aşırı ısısı nedeniyle gelişkin canlılar için yaşanmaz hale geleceği öngörülüyor. O günlere kadar geliştirebileceğimiz teknolojilerle bu süreyi daha da uzatmamız, Dünya üzerinde 3 milyar yıl kadar yaşayabilmemiz mümkün. Ancak, daha sonrasında ister istemez Güneş’ten daha uzak bir gezegene, örneğin Mars’a yerleşmemiz gerekecek. Zaten, önümüzdeki birkaç bin yıl içinde “başımıza bir şey gelmez ise” Mars’ta ciddi nüfusa sahip insan kolonilerinin kurdukları büyük şehirlerde yaşamaya başlayacağını öngörebiliyoruz.

Yine de, Güneş kırmızı deve dönüşüp sistemimizi aşırı ısıtmaya devam edeceği için, eninde sonunda sistemi tamamen terk etmek zorunda kalmamız kaçınılmaz. Bu dönemde insanların tercihi ne olur bilemiyorum. Satürn’ün uyduları yeterince ısınmış olacağı için oralarda yeraltı şehirleri kurulabilir. Bu da bir seçenek. Eğer enerji üretme konusunda o günlerde yeterince ileri isek, Güneş bir gün sönse bile bu yeraltı şehirlerinde milyarlarca yıl boyunca yaşayabiliriz. Açıkçası bu ihtimal, uzak yıldızlardaki başka uygun gezegenleri arayıp oralara göçmekten daha gerçekçi geliyor bana. Yine de, insanlığın birkaç milyon yıl sonra nasıl bir teknolojik düzeyde olabileceğini kestiremeyiz.

Gelecekte yıldızlar-arası seyahatin ucuz ve hızlı yollarını bulmuş, ulaşabileceğimiz uzaklıklardaki yıldızların çevrelerinde bize uygun gezegenler keşfetmiş olabiliriz. Böyle bir keşif söz konusu olduğunda, gitme imkanı da varken, insanların bir kısmının Güneş Sistemi’ni terkederek “yeni bir başlangıç” yapma güdüsüne engel olunamayacağını düşünüyorum.   Son olarak, evet sistemimizin dışına; yakın, hatta uzak yıldızlara önümüzdeki milyon yıllar içinde (yok olmamışsak eğer) gidebiliriz. Ancak, Samanyolu galaksisini terketmemiz çok zor olacaktır. Şu anki ve gelecekte keşfedilebilecek teknolojileri düşündüğümde hayal gücüm galaksimizi terkedebilecek gelişmişliğe ulaşabileceğimizi düşünmeye yetmiyor.

Soruları Hazırlayan: Arsel Acar (Evrim Ağacı)
Cevaplayan: Zafer Emecan (Kozmik Anafor)

Evrim Ağacı

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Evrenin Keşfi

Adli Astronomi Nedir? Yerel Hukukta Adli Astronomi Kullanımı

• İçerik Üreticisi:

Bu yazıyı yaklaşık 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Neredeyse bütün bilim dalları iç içe olan astronomi en eski ama kendisini sürekli güncellemesiyle en yeni bilim dallarından biridir.

Geleceğin meslekleri arasında gösterilen uzay hukuku, uzay mimarisi, asteroid madenciliği gibi alanlarda ülkeler personel yetiştirmek istiyor ise astronomi eğitimine gerekli önemi vermek zorundadır. Adli astronomi de gelişmek için kendisine yatırım bekleyen adli bilim dalıdır.

Adli astronomi nedir ve ne iş yapar?

Adli astronomi, gökyüzünün geçmiş zamanlarda olan görünümünü ve gök cisimlerinin konumlarını göstermeye yarayan adli bilimin bir dalıdır. Adli bilimde, edebiyatta, tarihsel olaylarda ve sanat tarihinde adli astronomi kullanılmaktadır. Ülkemizde bazı davalarda astronomi, adaletin sağlanmasında katkı sağlıyor. Bu alanda Kandilli Rasathanesi’ne gerekli davalarda başvurular olmaktadır.

Örneğin; 1992 yılında bir asteğmen, bir yüzbaşına fiziksel şiddet uyguluyor. Asteğmen kendisini savunduğunda havanın çok karanlık olduğunu ve kişinin yüzünü göremediğini, bu nedenle onun bir er olduğunu düşünerek “dövdüğünü” ifade ediyor. Burada astronomi devreye giriyor ve kavganın olduğu gün Ay’ın dolunay evresinde olduğu belirleniyor. Bu bilgiden hareketle o tarihte hiçbir ışık kaynağı olmasa da insanların birbirlerinin yüzünün seçilebileceği anlaşılıyor.

Bir trafik kazası olduğunu düşünelim. Bu kazanın davası kazadan 3 ay sonra görüldü diyelim. Eğer kaza yapan kişi; “Hava çok karanlıktı, etrafta aydınlatmalar yoktu, bu yüzden göremedim” gibi bir ifade kullanıyorsa burada devreye yine adli astronomi giriyor. O dönemde Ay’ın hangi evrede olduğu önemli. Kaza yapan kişi asteğmenin durumuna düşebilir.

Van Gogh’un Tablosu ve Adli Astronomi

Van Gogh’un tablosu ile adli astronomi arasında bir bağlantı bulmakta zorlanmış olabilirsiniz. Ancak aslında, Van Gogh’un ünlü eserlerinden birisi olan Evening Landscape with Rising Moon tablosundaki gizem adli astronomi sayesinde çözülmüştür.

Vincent Van Gogh’un Evening Landscape with Rising Moon (Akşam Manzarası ve Yükselen Ay) tablosu

 

2003 yılında SWT fizik profesörleri Donald Olson ve Russell Doescher, İngiliz Profesör Marilynn Olson ile birlikte Sky & Telescope dergisinin Temmuz 2003 sayısında bu ünlü tablo hakkında bir makale yayınladılar. Tablonun tam olarak ne zaman resmedildiği bilinmemekteydi.

Bu tabloda ilk zamanlarda dağın arkasından Güneş’in battığı düşünülmüş. Tablonun üzerinde derin bir çalışma yapan bilim insanları; oradaki gök cisminin Güneş değil Ay olduğunu; Ay’ın doğmaya başladığını, tabloda yer alan buğdayın hangi tarihler arasında hasat edileceği, bu tabloda çizilmiş yerin gerçek bir yer olduğunu, Ay’ın resimde yer alan bölgeden tam olarak hangi günde doğacağını ve bazı diğer önemli sonuçları adli astronomi sayesinde bulabilmişlerdir. Benzer biçimde, geçmiş yıllarda oluşmuş meteor olaylarını incelerken de aslında yine adli astronomiye başvurmuş oluyoruz.

Frederic Edwin Church, The Meteor of 1860 (Görsel Kaynağı: https://www.wikiart.org/en/frederic-edwin-church/the-meteor-of-1860)

 

Astronomlar ve astrofizikçiler sürekli evreni incelemeye çalışırlar. Yıldızlardan ve galaksilerden alınan tek şey ışıktır. Bu ışığı inceleyerek yıldızlar, galaksiler ve diğer gök cisimleri hakkında bilgi edinmeye çalışırlar. Peki, burada astronomların yaptığı çalışmalar da adli astronomiye girmiyor mu? Belki ölmüş bir yıldızın kalıntısı hakkında bilgi edinmek ve bu ölümden sonra yakında yer alan komşu yıldızların nasıl etkilendiğini incelemek de mizansen bir açıdan adli astronomi olarak değerlendirebilir.

Hazırlayan: Sinan Koçak
Düzenleyen: Kemal Cihat Toprakçı

Kaynaklar ve Referanslar:

  1. Güral, N. Adli astronomi. Erişim Tarihi: Şubat 10, 2021, Erişim Adresi: http://egegural.com/adliastronomi.htm
  2. Güral, N. Astronomi ve adli tıp. Erişim Tarihi: 10, 2021, Erişim Adresi: http://egegural.com/ASTVADLI.HTM
  3. Moonrise061003. (2016, Haziran 08). SWT astronomers SLEUTH van Gogh “Moonrise” mystery. Erişim Tarihi: February 10, 2021, Erişim Adresi: https://www.txstate.edu/news/news_releases/news_archive/2003/06/moonrise061003.html
  4. Forensic astronomy. (2020, Kasım 25). Erişim Tarihi: February 10, 2021, Erişim Adresi: https://en.wikipedia.org/wiki/Forensic_astronomy
  5. Ash, S. (2018, April 17). “Forensic astronomy” reveals the secrets of an iconic ansel adams photo. Erişim Tarihi: Şubat 10, 2021, Erişim Adresi: https://www.scientificamerican.com/article/forensic-astronomy-reveals-the-secrets-of-an-iconic-ansel-adams-photo/

Okumaya devam et

Evrenin Keşfi

Perseverance Mars’a İniyor! Yeni Bir Mars Gezginimiz Daha Olacak

• İçerik Üreticisi:

Bu yazıyı yaklaşık 5 dakikada okuyabilirsiniz.

NASA’nın son Mars yüzey aracı Perseverance, Mars yolculuğunun sonuna yaklaşıyor. Bu zamana kadar yapılmış en büyük Mars aracı olan Perseverance, 18 Şubat 2021 tarihinde kızıl gezegenin yüzeyine iniş yapmaya çalışacak.

Mars’a iniş yapmak oldukça zordur ve bu zamana kadar yapılan görevlerin yaklaşık %60’ı başarısız olmuştur. Perseverance’ın iniş şekli ise 2012 yılında başarılı bir şekilde Mars’a inen Curiosity aracının iniş şekli ile benzer olacak. Yani, aracın ısı kalkanı ve sahip olduğu paraşüt Perseverance’ı saatte yaklaşık 20.000 km hızdan saatte 4 km’den daha az bir hıza indirecek. Daha sonra ise bir “gökyüzü vinci” aracı yavaşça yüzeye koyacak.

Perseverance, kuru bir göl yatağı olduğu düşünülen Jezero kraterine inecek ancak tam olarak hangi noktaya iniş yapacağı bu aşamada bilinmiyor. Bu noktanın tam olarak tahmin edilememesinin sebebi ise Mars’ın atmosferine girildiğinde rüzgarların aracı sarsması ve bu durumun tahmin yürütmeyi zorlaştırmasıdır. Bu durumun üzerine arazinin engebeli olması da Jezero’yu iniş yapmak için tehlikeli bir yer haline getiriyor ancak Perseverance, zemine yaklaşırken fotoğraflar çekerek otonom bir şekilde güvenli bir iniş yeri bulmasına yardımcı olacak yeni bir navigasyon sistemine sahip.

Perseverance’in gökyüzü vinci ile Mars yüzeyine inişini gösteren animasyon. (Telif: NASA/JPL)

 

2012 yılında Curiosity’nin gerçekleştirdiği iniş, daha önce yapılmadığı için görev kontrolün başında olan bilim insanları bu durumu rahatsızlık verici bir “yedi dakikalık dehşet” olarak nitelendirmişti. Araç, iniş sırasında atmosfere girişten, paraşütünün açılmasına ve hatta zemine temas etmek için roket yardımıyla yapılan hava manevrasına kadar her şeyi kendisi yapmak zorunda kaldı. Çünkü iniş, Mars’tan Dünya’ya ulaşan sinyallerin gelme süresinden daha kısa bir süre içerisinde gerçekleşmişti. Perseverance için de aynı durum söz konusu olacak ve bütün Mars’a iniş görevleri başarıya ulaşamadığından aynı dehşet yine yaşanacak.

Perseverance’ın iniş detaylarına geri dönecek olursak, araç özel gökyüzü vinci ile birlikte yapacağı kontrollü inişten önce roketler ile yapılan manevralar aracılığıyla iniş alanı için son ayarlamalarını yapacak. Aracın tekerlekleri Mars toprağına değer değmez, vinç Perseverance’dan ayrılarak araçtan güvenli bir uzaklıkta gezegene çarpacak. Daha sonra rutin sistem kontrolleri her şeyin yolunda olduğunu belirlediği anda da araç çalışmaya başlayacak.

Perseverance’ın asıl görevi nedir? Neden bu aracı oraya gönderdik?

Mars 2020 Perseverance Gezgin aracı, NASA’nın bir zamanlar Mars’ta yaşam olup olmadığı konusundaki araştırmasını ileriye götürecek eski mikrobik yaşamın izlerini arayacak. Araçta Mars kaya ve toprak örneği toplayacak bir sondaj cihazı bulunuyor. Araç, gelecekte yapılacak bir görev ile Dünya’ya getirilip detaylı analizleri yapılabilsin diye bu örnekleri mühürlü tüplerde saklayacak. Perseverance, ayrıca Mars’ta gerçekleşecek insanlı keşif programlarının yolunu açmaya yardım edecek teknolojileri de test edecek.

Perseverance, Mars Keşif Programı’nın bilimsel hedeflerini destekleyecek dört tane amaca sahip. Bunlardan ilki, gezegenin yaşanabilir olup olmadığını araştırmak. Yani kısaca geçmiş çevre koşullarının mikrobik yaşamı destekleyip desteklemediğini belirlemeye çalışacak. İkinci amacı, biyolojik imzalar aramak. Özellikle de zaman içinde yaşam belirtilerini koruduğu bilinen özel kayalarda, olası geçmiş mikrobiyal yaşamın işaretlerini arayacak. Üçüncü amacı da kaya ve toprak numunelerini toplayarak Mars yüzeyinde onları saklamak. Dördüncü ve son amacı ise insanlı keşiflere yardımcı olacak Mars atmosferinden oksijen üretimini test etmek.

Perseverance’ın uzun menzilli hareketlilik sistemi, aracın Mars yüzeyinde 5 ila 20 km arasında yol kat etmesine olanak veriyor. Ayrıca bu araç ile getirilen bir diğer yenilik de daha yetenekli bir tekerlek tasarımıdır.

Mars’ta Bir İlk Daha: Mars Helikopteri Ingenuity

Perseverance, aslında ufak bir sürprize de sahip. Araç, Mars yüzeyine indikten sonra alt kısmından çıkaracağı ufak bir helikopteri de Mars ile tanıştıracak. Ve bu helikopterin adı da Ingenuity. Eğer helikopter çalışmayı başarırsa, bizim için tam bir Wright Kardeşler anı olacak, çünkü bu zamana kadar Dünya atmosferi dışında hiçbir yerde helikopter uçurmayı denemedik.

Ingenuity’nin NASA tarafından yapılan görsel tasviri.

 

Ingenuity, sadece bir teknoloji tanıtımı olacak ve çok ince Mars atmosferinde (Dünya atmosferinin %1’i yoğunlukta) en fazla 15 dakika kadar uçabilecek. Ancak bu helikopter başarı ile çalışırsa gelecekte ulaşılamayan yerlere gitmek için bu tarz helikopterler kullanılabilir. Ayrıca daha sonra göndereceğimiz araçlar ve astronotlar için kılavuz olması adına da bu helikopterlerden faydalanabiliriz.

Ingenuity dışında araçta başka bir teknoloji tanıtımı daha mevcut. Bu aygıt, Mars’ın zayıf atmosferinde yer alan karbondioksitten oksijen elde etmek için kullanılacak ki bu teknoloji önemli çünkü gelecekte oraya gidecek kaşiflerin Mars’ta hayatta kalabilmeleri için bu gerekli olacak.

Hazırlayan: Burcu Ergül
Düzenleyen: Kemal Cihat Toprakçı

Kaynaklar:

  1. Crane, L. (n.d.). NASA has launched its Perseverance Mars Rover and INGENUITY HELICOPTER. Erişim Tarihi: Şubat 15, 2021, Erişim Adresi: https://www.newscientist.com/article/2250181-nasa-has-launched-its-perseverance-mars-rover-and-ingenuity-helicopter/
  2. Crane, L. (2021, Şubat 11). NASA’s perseverance rover is about to land on Mars and look for life. Erişim Tarihi: Şubat 15, 2021, Erişim Adresi: https://www.newscientist.com/article/2267509-nasas-perseverance-rover-is-about-to-land-on-mars-and-look-for-life/
  3. Howell, E. (2021, Şubat 11). NASA’s perseverance rover is one week away from a DARING landing on MARS. watch how it works. Erişim Tarihi: Şubat 15, 2021, Erişim Adresi: https://www.space.com/mars-rover-perseverance-landing-4k-video-animation
  4. Mission overview. (n.d.). Erişim Tarihi: Şubat 15, 2021, Erişim Adresi: https://mars.nasa.gov/mars2020/mission/overview/

Okumaya devam et

Evrenin Keşfi

Türkiye Uzay Ajansı (TUA), Milli Uzay Programı Açıklandı!

• İçerik Üreticisi:

Bu yazıyı yaklaşık 1 dakikada okuyabilirsiniz.

Türkiye Uzay Ajansı (TUA), 9 Şubat 2021 Salı günü iki yıldan uzun süredir duyurulması beklenen programını ve yol haritasını açıklandı.

Açıklamada dile getirilen olan proje ve hedefleri, Kozmik Anafor Youtube kanalında, Dr. Umut Yıldız, Prof. Dr. Lokman Kuzu, Prof. Dr. Yurdanur Tulunay, Prof. Dr. İbrahim Küçük, gibi uzmanlar eşliğinde canlı yayında yorumladık. Milli uzay programını detaylıca öğrenmek için, aşağıdan veya bu linkten ulaşabileceğiniz yayınımızı izleyebilirsiniz.

Ülkemizde Uzay Ajansı kurulması hedefi 57’nci Hükûmet döneminde gündeme gelmiş, 2000 yılında oluşturulan “Vizyon 2023” perspektifi de Türkiye’nin uzay çalışmalarına yönelik bir öncü olmasını da ortaya koymuştur. Akabinde 26 Şubat 2001 tarihinde Millî Güvenlik Kurulu kararı, daha sonra 2 Mart 2001 tarihinde Bakanlar Kurulu kararı ile “‘Türkiye Uzay Kurumu” kurulması için çalışma başlatılmıştır. 15 Mayıs 2002 tarihli Başbakanlık genelgesiyle TÜBİTAK görevlendirilmiştir. 2017 yılında meclise iletilen Türkiye Uzay Ajansı kanun tasarısını, bu linkteki yazımızda detaylıca incelemiştik.

Türkiye Uzay Ajansı’nın, ülkemiz açısından oldukça önemli olan uzay ve havacılık sektörlerinde teknolojide dışa bağımlı olmayan, rekabetçi bir sanayinin geliştirilmesi, uzay ve havacılık teknolojileri alanında bilimsel ve teknolojik altyapıların ve insan kaynaklarının geliştirilmesi, uzay teknolojilerinin kullanımının yaygınlaştırılması, ülkemizin uzaya yönelik hak ve menfaatlerinin korunması yolunda başarılı olmasını temenni ederiz.

Okumaya devam et

Evrenin Keşfi

Uzayda Bugün: İlk Serbest Uzay Yürüyüşü (7 Şubat 1984)

• İçerik Üreticisi:

Bu yazıyı yaklaşık 2 dakikada okuyabilirsiniz.

3 Şubat 1984 yılında fırlatılan Challenger Uzay Mekiği ile gerçekleştirilen, STS-41b görevinin bize verdiği en ikonik görsel, astronot Bruce McCandless’in Dünya üzerinde araca bağlı olmadan uzay yürüyüşü yaptığı fotoğraf oldu.

McCandless, ABD ile SSCB arasındaki Ay yarışının ortasında hızlanan uzay programlarına katılmak için 1966 yılında seçilen 19 astronotun yer aldığı prestijli bir grup olan 5. Astronot Grubu’nun bir üyesiydi. Ayrıca Challenger astronotları arasında Apollo, Skylab ve Uzay Mekiği programlarına muazzam katkılarda bulunmuş ve bu görevin kumandanı da olan Vance D. Brand de bulunuyordu. Brand ve McCandless dışında ekipte pilot Robert L. Gibson ile görev uzmanları olan Robert L.Steward ve Ronald E. McNair yer alıyordu.

Brand’in kumandanlık yaptığı ilk görev olan STS-5 ile ticari uyduların taşınıp yerleştirilmesi planlanmıştı. Uydu yerleştirilmesi başarılı oldu ancak, astronot kıyafetlerindeki problemler sebebi ile planlanan uzay yürüyüşleri yapılamayıp iptal edildi. STS-41b görevinde ise durum tersi oldu. Mürettebatın görevin başında iki iletişim uydusunu yerleştirmeyi başarmasına rağmen iki uyduda da bulunan takviye roketlerin sadece 20 saniye sonra beklenmedik şekilde kapanmasından dolayı bu uydular yere eş zamanlı yörüngeye ulaşamadı. Fakat diğer yandan uzay yürüyüşleri ise olağanüstü bir başarıya ulaştı.

7 Şubat’ta ve daha sonrasında 9 Şubat’ta McCandless ve Steward ‘İnsanlı Manevra Birimlerini” taktılar ve hiç bir yere bağlı olmadan uzayda yürüyüşe çıktılar. Bu İnsanlı Manevra Birimi, yaklaşık 85 cm genişliğinde, 72 cm derinliğinde ve 127 cm uzunluğundaydı. Alüminyum çerçevesi, nitrojen (azot) ile doldurulmuş iki tane kevlar kaplı alüminyum tankı barındırıyordu. Bu da altı saatten uzun bir uzay yürüyüşü için yeterli bir itici güçtü.

McCandless ve Steward, mekikten yaklaşık 100 metre uzaklaştı ve bir çok kere bu mesafeyi gidip döndüler. Hem astronotlar hem de mekik saatte yaklaşık 18,000 mil hızla yol alıyorlardı. Uzay yürüyüşündeki rollerini bir çok kez pratik yapan mekiğin içerisindeki ekip ise, astronotların hareketlerini Challenger’ın radarı ve diğer aygıtlarıyla izlediler.

Eğer uzay yürüyüşü yapan astronotlar arıza sonucu uzaklaşmaya başlasaydı Brand’ın onları takip edip mekiğe manevra yaptırmak gibi bir planı vardı. Bu sayede de McCandless ve Steward, kendilerini güvenli bir şekilde kollara tutunarak manevra yapabilecekleri mekiğin yük bölmesinde bulacaklardı. Neyse ki yürüyüşlerde bu tarz beklenmedik bir durum oluşmadı. Bir fotoğraf tutkunu olan Gibson ise bu yürüyüşün ikonik karelerini fotoğrafladı.

Çeviri: Burcu Ergül Emecan

Kaynak:
https://appel.nasa.gov/2020/02/06/this-month-in-nasa-history-astronauts-make-first-untethered-spacewalk/

Okumaya devam et

Çok Okunanlar